Dünyanın yükü

Küresel dünyanın derdini evimize taşıyan teknoloji, bize kendi acılarımızla yüzleşme yerine başkalarının kötülüğüne sığınma imkanı verdi, peki bunun çaresi gerçekten ilaçlarda mı yatıyor?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, insanların evvelce kendi hayatlarının endişeleriyle uğraşırken, şimdi küresel dünyanın tüm derdini taşıdığını ve bunu reddederek başkalarını suçlayarak iç rahatsızlıklara kapı açtığını iddia ediyor. Temel argüman, ilahi adalet umudunun bile bizim kendi yıkıcılığımızı mazur göstermemesi gerektiğidir. Peki, bireysel sorumluluğu almakla çözülmeyecek toplumsal sorunlar karşısında bu çare yeterli midir?

İnsan psikolojisi küresel bir imtihandan geçiyor. Evvel zamanda kendi hayatı, kendi sosyal çevresi ve bizzat yaşadıkları idi insanın içini sıkan. Şimdi bütün dünyanın derdi, tasası, acısı moral değerlerin örselenmesi neticesinde zaten fazlasıyla zayıflamış olan omuzlarımızda. Hayatın içinde genel bir tanım olarak insanca davranış dediğimiz şeylerin eksildiği, azaldığı bir gerçek... Başkalarının kötülükleri, iyi ile kötü arasında her gün defalarca imtihandan geçen insanların hazır bahaneler veriyor. Kötülük, ne kadar büyük olursa olsun bizim kötülüğümüze, hatta bizim kötülük karşısındaki zayıflığımıza mazeret olamaz oysa.

Acılarımızı göğüslemeyi öğrenmek, insanlığımıza karşı işlenen suçları ve uğradığımız haksızlıkları hayatımızın geri kalanı için bir kabusa dönüştürmekten kaçınmanın yollarını bulmak zorundayız. Aksi halde bu yaralar hiç kapanmıyor, kanamaya ve bizi zehirlemeye devam ediyor. Adaletin çoğu zaman yeterince tecelli etmediği bir dünyada, ilahi adalete inananlar kendilerine yapılan haksızlıkların üstüne bir de kendi yıkıcılıklarını eklememeli.

"Bütün akıl hastalıklarının temelinde, meşru acıları yaşamayı reddetmek yatar. Bir insan, aydınlığı hayal ederek değil; karanlığın bilincine vararak aydınlanır. Çünkü ışık varsa gölge de olacaktır ve onu yok saymak faydasızdır, aksine tehlikelidir. Gölgeyle yüzleşmek, en aşağılık ve en vahşi tarafınızla bir masada oturmak ve onun gözlerine bakmak büyük bir manevi güç ister. Eğer bir şeyi kabul etmezsek onu değiştiremeyiz. Reddetmek bizi özgürleştirmez, bunaltır. Kişinin huzursuzluğu, mutsuzluğu, gerginliği ve depresyonu onu uyandırmaya çalışan önemli dostlarıdır" diyor C. G. Jung.

Bizi kendimize karşı uyaran mekanizmaları, refleksleri var içimizin. Onları sıkıntının bir parçası olarak değil, sıkıntıya karşı bizi ayakta tutacak iç savunma sistemimizin bir parçası olarak görmek durumundayız. O uyarıları sakinleşmek için bir vesile, her şeyi aklıselim dairesinde ve kendi aleyhimize olmayacak şekilde değerlendirmenin bir imkânı olarak görebilmeliyiz. Bu ayakta kalmanın, kalabilmenin en makul yolu olacaktır.

"Bir meseleyi çözemediğinde ne yapıyorsun" diye sordu yanındakine. "Çözüle-meyecek meseleler çekmecesine atıp unutmaya çalışıyorum" dedi yanındaki.

Eskiler "Dünyanın derdi bitmez!" derlerdi. Bunu söylediklerinde dünyaları kendi evleri, sokakları, mahalleleri, en fazla yaşadıkları şehir kadar büyüktü. Biz şimdi koca bir yeryüzünün derdini yükleniyoruz. Dünyayı evimize getiren teknolojiler dünyanın derdini de getirdiler. İnsanın doğal çevresinde olup bitenlerden daha fazlasının yükünü taşıyıp taşıyamayacağı sorusu hiç sorulmadı bütün bu teknolojiler dünyayı küresel bir köye dönüştürürken. Şimdi bu devre özgü psikolojik rahatsızlıklar ortaya çıktı. Çok daha sık duyuyoruz bu rahatsızlıkların isimlerini. Tıkanma, parçalanma, bölünme, kaygılanma gibi kelimelerle izah ediliyorlar. Çare ilaçlar, klinik ikna yöntemleri mi Belki, kısmen öyle! Ama derdi üreten bir dünyada yaşamaya, dünyanın derdini taşımaya devam ederek zihinsel iltihapları nasıl kurutacağız Üstelik hiçbir derde, hiçbir çözüm üretemeden, sadece yakınarak, öfkelenerek, suçlayarak... Bunlar bumerang gibi oklar, er ya da geç dönüp gelip bizim sinemize saplanıyorlar!