Dünyanın ayazında ellerini kelimelerle ısıtan adam!

Başka şeyler yazmak için oturmuştum klavyenin başına ama sevgili Hakan'ın mesajı gelince her şey değişti. Acı haberdi gelen; sevgili Bülent, çileli dünya yolculuğunu tamamlamış ve dâr-ı bekâya göç etmişti. Beklenmeyen bir şey değildi artık, durumun geri dönülemez noktaya geldiğini biliyorduk. Bir gün önce, Cumartesi günü, Hamamönü mekânımız Fatih Kitabevi'nde Fatih (Yurdakul) ağabeyin bir araya getirdiği dost meclisinde uzun uzun Bülent'i konuşmuştuk. Burada yazdıklarım orada söylediklerimden çok da farklı olmayacak. Bülent her aradığında ya da ismi sohbetlerde her geçtiğinde ister istemez hep aynı şeyleri düşündüm, düşünüyorum zaten. Hem de yıllardır…

Tutkuyla yazan bir yazardı Bülent Akyürek, yazmaya, cümle kurmaya, ifade etmeye adeta delice bir tutkuyla bağlıydı. Onu tanıdığım Sakarya ve Gökkuşağı çay ocağı günlerinde de öyleydi, çoğu hastane odalarında geçen son zamanlarında da öyleydi. Kırıldığı, kabuğuna çekildiği ve ömrü boyunca sık sık yaşadığı sağlık krizleri sebebiyle geri durmak zorunda kaldığı zamanlarda bile zihnindeki kelimelerle mesaisini daima sürdürdü. Kafasında her zaman yazılması gereken bir şeyler vardı, elindeki metin henüz bitmemişken düşüncelerinde bir sonraki kitabın cümleleri dolaşır dururdu. Cümleleri, kitap isimleri, konuşmalarında kullandığı ifadeler, sorulara verdiği cevaplar edebiyat adına kışkırtıcı, yeniden düşünmeye sevk edici olurdu hep. Uyuklayan bir okurun yazarı olmadı hiç, uyuklamaya yüz tutanı da iki yakasından tutup, silkeleyip uyandırmak istedi. Aslında Bülent Akyürek, yaşadığı bu zor, maceralı, çileli ama bir o kadar tutkulu hikayesiyle kendisinin en büyük eseriydi.

Hayatının boyunun uzun olacağını düşünmezdi; çocukluğundan bu yana yaşadığı hastalıklar uzun bir ömür hayali kurmasına pek ihtimal bırakmıyordu. Belki bu yüzden kitaplarını adeta koşarak yazardı. Sanki yetiştirmeye, yarım kalmasın diye yoğun zihin mesaileriyle bir an evvel tamamlamaya çalışırdı. Bu gerçeği bilerek yaşadı, belirsiz olan sadece hikâyenin sonuydu, filmin nerede biteceğiydi. Gelen o veda vaktidir işte şimdi!

Yazmaya bu kadar sevdalı, kelimeleri bu kadar önemseyen, çok uzun olmayacağı muhtemel ömrünü (her şeyin vakti Allah'ın elinde elbet!) kelimeleri beyaz kağıtların üstünde birbirine eklemeye vakfetti. Sadece yazmayı değil, yazdıklarını insanlarla paylaşmayı da çok önemsedi. Kitaplarını çantalara doldurup, her dem zayıf bedeniyle o ağır kitap yüklerinin altına girip şehir şehir dolaştı, eserlerini, cümlelerini, kelimelerini, içini, canını insanlara götürdü. Onun bu yazı fedailiği, bu cansiperane mücadelesi bana hep şunu düşündürdü: Yazmayı kendine bu kadar dava edinen, hayata kendinden bir şeyler katmak için bu kadar didinen biri için hayat bu kadar zor mu olmalıydı gerçekten!

Yazık ki yazmayı bu kadar içeriden kendine dert edinen, bu kadar kanı, canı sayan herkes için yazmak bir tür delilik! Bülent'in ödediği kadar ağırı azdır belki ama yazmayı, anlamayı, anlatmayı, kelimelerle uğraşmayı kendine dert edinen her kalem sahibi için bedeli ağır yazı yükünün. İnsanın belini içinden büken bir karasevda!