Demini alamayan duygular

Duygular nasıl oluşur Hayatın normal akışı içinde bizzat yaşadığımız, işittiğimiz, şahit olduğumuz hadiselerin, küçük ayrıntıların, sözlerin, seslerin ve hayata dahil başka şeylerin üzerimizde bıraktığı etkilerle belli bir zaman içinde herhalde. Uzun bir zaman ya da çok kısa bir zaman, hatta an içinde... Onları hazır almayız, yaşayarak içlerine gireriz. Sadece yaşamayız, onlardan öğreniriz de. Neyi İnsan olmayı! Hayatın sığ sularında dolaşmaktan; derinliğine kavrayabilen ve genişliğine bakabilen, hissedebilen, düşünebilen ve anlayabilen olmaya geçmenin yolu demini alabilen o duygularla döşenir zira!

Şimdilerde güzergahımız o tarafa doğru değil pek! İşle güçle, mesaiyle meşgul olmadığımız neredeyse bütün zamanlarda başkalarının hazır duygu kodlarıyla yüklenip duruyoruz hepimiz. Felaketlerin, acıların, komik videoların, acınası ya da hayran olunası insanlık hallerinin, ölçüsüz dışavurumların, öfke nöbetlerinin, aşağılamaların, lanetlemelerin ya da kutsamaların veya başka duygu ezberlerinin dünyasına bağlı/bağımlı yaşıyoruz artık. Yaşanmış bir hayatın tecrübeleri değil bunlar, konserve gibi hazır alınmış kodlar, kodlamalar... Bize, hayatımıza, insanlığımıza derinlik ve genişlik katmıyor, bizi zenginleştirmiyorlar. Duygusal bakımdan bizi olgunlaştırmıyorlar. Duygusal ihtiyaçlarımıza kısa yollar, kestirmeler, basit pratikler öneriyor, kolaycı çözümler sunuyorlar sadece. Bizi pişirmiyor, çiğliğimizi, hamlığımızı gidermiyor, bize hayatı ve insanı öğretmiyorlar. Bizi varoluşumuzun tabii seyrinden koparıyor, kendi insani kabiliyetlerimizden uzaklaştırıyorlar.

Fransız oyuncu, yönetmen, senarist ve yazar Laetitia Colombani, 'Saç Örgüsü' isimli kitabında kendimizi edilgen bir seyirci gibi konumlayarak neleri kaçırdığımızı yalın bir dille anlatıyor: "Ruhu iç duygular arasında savrulup duruyordu, içi kâh coşkuyla dolup taşıyor kâh acıyla kavruluyordu. İp üstünde yürüyen bir akrobat gibi rüzgârla bir o yana bir bu yana sallandığını hisse-diyordu. Hayat böyle bir şeydi işte, bazen en karanlık ve en aydınlık zamanları aynı anda yaşatıyordu. Bir yandan alırken, öbür yandan veriyordu."

Kendin-den bir şeyler yaşayabilmek için elinde telefonuyla bir şekilde uyuyakalması ve kendini rüyalardan bir rüyanın içinde bulması gerekiyordu.

Bir kahve dükkanının en uçtaki masasında oturuyorlardı. Genç olanın belli ki kafası bir şeye takılmıştı. "Tam olarak ne hissediyorsun" diye sordu yaşça biraz daha büyük olan. "Bilmiyorum" dedi daha genç olan, "Yapay zekaya sordum o da bilmiyor!"