Ben bilmem!
Bilgiyi kendinden menkul sanan modern insan, hakikatin asıl kaynağını unutarak çamur karışı suya dönüşen bir zihne mi mahkûm oluyor?
Yazar, bilginin insandan kaynaklanmadığını, lütufla bahşedilen bir şey olduğunu savunur ve bunu, günümüz insanının kendi bilme yetisini mutlaklaştırdığı için hakikatten uzaklaştığını göstermek için öne sürer. Argümanın merkezinde, bilgiyi kendinden sanan kişinin hem bilemediğini bilemez hem de kibrin basamaklarında yükselir zannedeceği yer alır. Peki, bilginin kaynağını sorgulamayan bir toplumda düşünsel ilerleme mümkün müdür?
Kişi bilerek doğmaz, bildiğini unutarak doğar. Çünkü dünya unutkanlıktır, o unutkanlıktan uyanıp unuttuğunu hatırlamak için hakikat arayışıyla gün gün yol alır, ömür süreriz. Hakikat bizde yokken bulduğumuz bir şey değildir, bizde varken unuttuğumuz, nasibimiz varsa göçmeden önce adım adım yeniden hatırlamaya başlayacağımız bir şeydir. Malûmunuz olduğu üzere, hakikat dünyadan büyüktür, dünya sonludur ve fakat hakikat sonlu değildir. Dolayısıyla hakikatten hafızamıza geri dönen her şey bu aşkın mahiyetiyle kalbimizde ve zihnimizde bir tatlı kamaşma hissi uyandırır. Eskilerin 'hayret' dediği şey! Şimdilerde aslı esasınca varamıyoruz pek 'hayret'in hakiki mahiyetine. O hayret, 'Ben bildim!' ya da 'Ben bilirim!' demenin önünde de hayırlı bir mânidir esasen. Çünkü hakikati bilmek insana özgü bir kabiliyet değildir, insana bahşedilen, lütfedilen, ikram edilen bir şeydir. Bunun için peygamberler gelir, kutsal kitaplar, suhuflar iner. İnsana unuttuğunu hatırlatmak, bilemez hale geldiğini bildirmek için...
Daha basit manada bilme mazhariyetine dahi zihnin müşahede ettiklerinden ya da hiçbir belirli sebep yokken zihnimize düşenlerden erişiriz. Esasen müşahede ettiklerimizin manasını çözebilmemiz ve oradan edinerek kendimize katabildiklerimiz de nasibimiz miktarıncadır.
Kişi bildiğini kendinden vehmettiğinde bilginin asli kaynağına dair hikmeti kaybeder. Bilme kabiliyetini kendinden sanmakla bilginin umman olduğu iklimle irtibatını koparmış olur. Hem şeyleri asliyle bilemez hem bilemediğini bilemez hem de bilemediğini bilemediğini bilemez hale gelir. Bu böyle gider. Etraftan bulup sakız gibi tekrar edince, kendini bilgi merdivenlerinde nice basamaklar çıkıyor zanneder. O çıktığı basamaklar kibir basamaklarıdır oysa! Bu yolda aldığını sandığı kıdem, cehalet kıdemidir gerçekte!
Bilginin kaynağı hakikat değilse, duru suya çamur karışır gibi berrak zihne bulanıklık karışır. Şimdinin insanına bilmenin kendi kabiliyeti olduğu öğretildi. O da buna inandı. Bilmenin kendinden menkul bir şey olduğu vehmi, bildiğini sandığı her şeyi inkârı kabul edilmez hale getirdi. Buradan hikmeti (!) kendinden menkul tek kişilik deforme ve butlan 'hakikat'ler türedi. Bunca şey bildiği iddiasındaki zamane insanının burnunun ucunu dahi göremez hale gelişinin acıklı hikayesi belki de budur.

6