Artık yeni bir jeopolitik teoriye ihtiyacımız var

Doç. Dr. Ufuk Sözcü

Sabah uyandığınızda ilk yaptığınız şeyi düşünün. Çoğumuz daha gözümüzü tam açmadan elimizi telefona uzatıyoruz. Ekranı açıyoruz; bir haberi, bir mesajı, gece gelen bir bildirimi, belki de o günkü hava durumunu okuyoruz. Hepsi birkaç saniye sürüyor ve son derece sıradan görünüyor. Oysa o kısacık anda ulaşan veri, çoğu zaman okyanus tabanına döşenmiş ince bir kablonun içinden, binlerce kilometre ötedeki dev bir veri merkezinden, oradan da birkaç şirketin sunucusundan geçerek geliyor.

İşte burada hoş bir çelişki var. Dünyanın en "sınırsız", en "yersiz yurtsuz" sandığımız şeyi aslında son derece somut bir coğrafyanın üzerinde duruyor. Kabloların, antenlerin soğutulması için nehir kıyısına kurulan binaların, elektrik hatlarının coğrafyası... "Bulut" (cloud) dediğimiz şey gökyüzünde değil; bir yerlerde, çok gerçek bir binanın içinde, çok gerçek bir enerji faturasının altında duruyor. O binalar o kadar çok elektrik ve su tüketiyor ki, bugün dünyanın bazı bölgelerinde veri merkezleri kurulacakları yeri tıpkı eski fabrikalar gibi enerjiye ve suya yakınlığa göre seçiyorlar. Yani dijital çağın en görünmez altyapısı bile en eski coğrafya derslerinin konusu olan nehirlere, barajlara ve enerji hatlarına bağlı.

Bir coğrafyacı olarak beni asıl düşündüren de tam olarak bu. Çünkü gücü anlamak isteyen herkes bir asır boyunca haritaya baktı; toprağa, denize, dağ geçidine, ve boğaza... Ve bu bakış uzun süre işe yaradı.

KALPGÂHI ELİNDE TUTAN, DÜNYAYA HÜKMEDER!

Yirminci yüzyılın başında dünyayı yönetmek isteyenler önce kara parçalarını okudu. İngiliz coğrafyacı Halford Mackinder, 1904'te bugün hâlâ tartışılan bir fikir ortaya attı: Avrasya'nın iç kıtasını, o "kalpgâhı" elinde tutan, eninde sonunda dünyaya hükmeder. Mackinder bize gücün bir adresi olduğunu öğretti. Amerikalı Amiral Alfred Mahan ise gözünü denize çevirdi. Ona göre tarihi yapan, ticaretin geçtiği suları ve dar boğazları kontrol eden donanmalardı; bir devleti büyük yapan şey karadaki toprakları kadar denizdeki hâkimiyetiydi. Birinci Dünya Savaşı'nın siperlerde tıkanıp kalan dehşetini gören İtalyan General Giulio Douhet, henüz uçaklar kâğıttan biraz daha sağlamken bambaşka bir alan olan havayı işaret etti. Cephenin üzerinden uçup doğrudan şehrin kalbine, fabrikaya, hatta halkın moraline ulaşabilen gücün savaşın bütün kurallarını değiştireceğini yazdı. Yıllar sonra Nicholas Spykman, Mackinder'a itiraz edip kalpgâhın değil, onu çevreleyen "kenar kuşağın", yani kıyı şeritlerinin belirleyici olduğunu söyledi.

Bu isimlerin söyledikleri detayda birbirinden ayrılır; tartışırlar, çürütürler, düzeltirler. Ancak hepsinin ortak bir dersi vardır ve o ders bugün hâlâ okullarda okutulur: Gücün bir mekânı vardır. O mekânı tutan kazanır. Kim neyi kontrol ediyorsa, dünyadaki ağırlığı da odur.

Peki bu ders bugün hâlâ geçerli mi

TEORİLERİN TAHMİN EDEMEDİĞİ MANZARA

Bugün haritaya baktığınızda, geçen yüzyılın hiçbir teorisinin tam olarak öngörmediği bir manzarayla karşılaşıyorsunuz. Bir ülkenin haberleşmesini felç etmek için artık ordusunu yenmeniz, başkentini kuşatmanız gerekmiyor. Kıyıya yakın birkaç kablonun zarar görmesi bile yetebiliyor. 2024 başında Kızıldeniz'de birkaç denizaltı kablosunun hasar görmesi, Asya, Afrika ve Avrupa arasındaki internet trafiğinin önemli bir kısmını aksattı. Mahan'ın iki asır önce tarif ettiği o boğaz mantığı, suyun altında yeniden hayat buldu. Tek fark şu: Bu defa o dar geçitlerden geçen şey baharat ya da petrol değil, bilginin kendisi. Kıtaları birbirine bağlayan veri trafiğinin neredeyse tamamı, gözden uzak, okyanus tabanındaki bu kablolardan akıyor.

Üstelik bu kesinti illa bir kaza ya da sabotajla olmak zorunda değil. Son yıllarda birçok ülke, bir sosyal hadise sırasında ya da seçim döneminde, kendi internetini kendi eliyle kesti ya da tamamen kapattı. Bir düğmeyle, koca bir bölgenin dış dünyayla bağı bir gecede kesilebiliyor. Düşünün: Eskiden bir şehri kuşatmak için ordu, zaman ve büyük bir bedel gerekirdi. Bugün, görünürde tek bir asker hareket etmeden benzer bir tecridi uygulamak mümkün. Bu, gücün niteliğinin ne kadar değiştiğini gösteren çarpıcı bir örnek.

ÇİPLERİN DÜNYASI

Benzer bir manzara çiplerin dünyasında da var. Bugün en gelişmiş işlemcilerin büyük çoğunluğu yeryüzünün sadece birkaç noktasında, başta Tayvan olmak üzere, üretiliyor. Bu, haritada bir koridor olarak görünmüyor; klasik anlamda bir boğaz değil. Ama dünya ekonomisinin bağlı olduğu en kritik darboğazlardan biri. Otomobilden telefona, savunma sanayisinden yapay zekâya kadar her şey Doğu Asya'daki o küçük adada üretilen parçalara bağlı. Mackinder'ın "kalpgâhı" neyse, bugün ileri çip üretimi de buna benzer bir stratejik merkeze dönüşmüş durumda. Üstelik bu merkez, üzerinde büyük güçlerin sessiz ama amansız bir rekabet yürüttüğü bir merkez.

Bir de görünmeyen kısmı var. Bugün dünya nüfusunun yarısından fazlasının neyi okuyacağına, hangi habere maruz kalacağına, kimi göreceğine karar veren şey çoğu zaman bir devletin politikası değil, bir şirketin algoritması. Arama sonuçlarının sıralaması, akışınıza düşen videolar, uygulama mağazasında neye izin verilip neyin yasaklandığı... Bütün bunlar, bir zamanlar yalnızca devletlerin sahip olduğu bir tür yönlendirme gücünü, sınırı, ordusu, vatandaşı olmayan yapıların eline taşıdı.

Şimdi sorun şu: Elimizdeki kavramlar bunu açıklamaya yetiyor mu

Bence üç temel sebepten ötürü yetmiyor.

Birinci sebep hız. Bir kara parçası yerinden oynamaz. Dağlar asırlarca aynı yerde durur, sınırlar nesiller boyu değişmeden kalabilir. Klasik teoriler de bu yavaşlığın üzerine kurulmuştu; coğrafyayı sabit, ağır, kolay kolay değişmeyen bir zemin olarak düşünürler. Oysa dijital alanda zemin devamlı kayıyor. Bir platformun bütün dünyaya hâkim olduğunu sandığınız anda, birkaç yıl içinde yerini başka bir platform alabiliyor. Daha düne kadar herkesin kullandığı bir uygulama bugün unutulabiliyor; dün adı bile duyulmamış bir araç birkaç ay içinde yüz milyonlara ulaşabiliyor. Yapay zekâ modelleri yıllar değil, aylar hatta haftalar içinde değişiyor. Yüzyıllık ritimle düşünmeye alışmış teoriler bu baş döndürücü hıza ayak uyduramıyor.

İkinci sebep oyuncuların değişmesi. Klasik teoriler devletleri konuşur. Masada oturanlar başkentlerdir: Ankara, Londra, Moskova, Washington. Fakat bugün gücün önemli bir kısmı, klasik manada devlet bile olmayan yapıların eline geçti. Birkaç teknoloji şirketinin günlük kararları, pek çok ülkenin yıllık politikasından daha fazla insanı etkiliyor. Bu şirketlerin ne sınırı var ne ordusu ne de bir bayrağı. Onları hangi haritada gösterirsiniz Hangi teori toprağı olmayan bir gücü anlatmak için tasarlandı Mackinder'in de Mahan'ın da aklının ucundan geçmeyen bir aktör türü, bugünün sahnesinin tam ortasında.

Üçüncü sebep savaşın alanının değişmesi. Eski teorilerde cephe topraktı, denizdi, gökyüzüydü; somut, dokunulabilir yerlerdi. Douhet bir tek "düşman halkın savaşma iradesini kırmak" diye bir hedeften söz etmişti ve bunu havadan bombardımanla yapılabilecek bir şey olarak düşünmüştü. Bugün o cümle bambaşka bir anlam kazandı. Artık bir toplumun neye inanacağını, kime öfkeleneceğini, neyi gerçek neyi yalan sayacağını yönlendirme kapasitesi en az bir ordu kadar belirleyici. Dezenformasyon dediğimiz şey, aslında görünmeyen bir işgaldir. Tek bir kurşun atılmadan bir toplumun kafası içeriden karıştırılabiliyor. Cephe artık insan zihni; bu cephenin haritası ise hiçbir atlasta yok.