Dr. Mustafa Öztürk
Hepimizin yapması gereken, adalet talebini yalnızca başkalarına yöneltmeden önce kendi davranışlarımızı gözden geçirmektir. Bir yakınımız haksız olduğunda bunu kabul edebiliyor muyuz Bize fayda sağlayan bir ayrıcalık, başka birinin hakkını zedeliyorsa bundan vazgeçebiliyor muyuz Bu soruların cevapları, adalet anlayışımızın ne kadar güçlü olduğunu gösterir.
Hayatımız boyunca en çok dile getirdiğimiz kelimelerden biri adalet. Evimizde, iş yerimizde, okulda, sokakta, mahkeme salonlarında ve günlük sohbetlerimizde sık sık bu kavramdan söz ediyoruz. Haksızlığa uğradığımızda adalet istiyor, emeğimizin karşılığını alamadığımızda adaletten bahsediyor, bir yakınımızın mağdur olduğunu gördüğümüzde adaletin yerini bulmasını bekliyoruz. Peki, kendimize şu soruyu yeterince soruyor muyuz: Adaleti gerçekten herkes için mi istiyoruz
Belki de üzerinde en çok düşünmemiz gereken soru budur.
ADALET SADECE BİZİM İÇİN DEĞİL
Çünkü adalet, yalnızca başımıza bir haksızlık geldiğinde hatırlayacağımız bir kavram değildir. Adalet, insanın kendi çıkarına dokunduğunda da savunabilmesi gereken bir prensiptir. Bizim yakınımızın hatası görmezden gelinirken bir başkasının aynı hatası karşısında ağır bir reaksiyon gösteriyorsak, burada adalet anlayışımızı tekrar gözden geçirmemiz gerekir. Bir haksızlık bizim mahallemizden, çevremizden veya yakınlarımızdan birine yapıldığında sesimizi yükseltip başka birine yapıldığında susuyorsak, adaleti değil, tarafımızı savunuyor olabiliriz.
Oysa adaletin tarafı olmaz; adaletin tarafı hak ve hakikattir.
İSLAM'IN ADALET ANLAYIŞI: YAKINIMIZ DA OLSA HAKTAN AYRILMAMAK
İslam dini, adaleti yalnızca ferdi bir erdem olarak değil, sosyal hayatın temel prensiplerinden biri olarak ele alır. Kur'ân-ı kerimin Nisa suresinin 58. âyetinde emanetlerin ehline verilmesi ve insanlar arasında hükmedildiğinde adaletle hükmedilmesi emredilir. Nisa suresinin 135. âyetinde ise kişinin kendisinin, anne babasının veya yakınlarının aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutması gerektiği bildirilir.
Bu mesajların üzerinde durmak gerekir. Çünkü adalet, yalnızca başkalarına karşı dürüst olmak değildir; insanın kendi çıkarıyla hakikat karşı karşıya geldiğinde de doğru olanı seçebilmesidir.
Peygamber Efendimizin hayatında bu anlayışın son derece çarpıcı bir örneği vardır. Kureyş'in ileri gelenlerinden bir kadının hırsızlık yapması üzerine ceza uygulanmaması için aracı olunmak istenir. Hazreti Peygamber, insanların sosyal konumlarına göre farklı muamele görmesine karşı çıkar ve kendi kızı Hazreti Fatıma'nın dahi böyle bir suç işlemesi hâlinde hukukun gereğinin uygulanacağını ifade eder. Bu rivayet, Sahih-i Buhari'de yer alır.
Burada verilmek istenen mesaj açıktır: İnsanların isimleri, aileleri, servetleri ve içtimai konumları adaletin ölçüsünü değiştirmemelidir.
Bugün bu örneği yeniden düşünelim. Bir insanın ailesi, çevresi veya sahip olduğu imkânlar, karşılaştığı hukuki süreçte ona ayrıcalık kazandırmalı mıdır Bir başkasının kimsesiz olması, kendisini savunacak imkânlardan yoksun bulunması, hakkını ararken yalnız kalması onun aleyhine bir duruma dönüşebilir mi
Adaletin anlamı tam da bu soruların cevaplarında saklıdır.
OSMANLININ ADALET MİRASI: MAKAMIN ÜZERİNDE HUKUK
Tarihimize baktığımızda, Osmanlı devlet ve yönetim düşüncesinde adaletin mühim bir yer tuttuğunu görüyoruz. Geleneksel devlet anlayışında adalet, yalnızca mahkemelerin işleyişiyle sınırlı görülmemiş; devletin devamlılığı, halkın huzuru ve yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilişkinin temel unsurlarından biri sayılmıştır. Bu anlayış, tarihî kaynaklarda daire-i adalet kavramıyla da ifade edilmiştir.
Osmanlı tarihine ilişkin anlatılarda, Fatih Sultan Mehmet ile bir mimar arasında geçtiği aktarılan bir mahkeme hikâyesi dikkat çeker. Rivayete göre, padişahla davası bulunan bir kişi mahkeme önüne çıktığında hükümdarın makamı ona ayrıcalık sağlamaz. Bu hikâyenin sıhhati tarihçilerce tartışılmakla birlikte, nesiller boyunca aktarılan temel mesaj önemlidir: Hukuk karşısında makamın değil, hakkın esas alınması gerekir.
Elbette mazideki uygulamaları bütünüyle kusursuz göstermek doğru değildir. Her tarihî devrin kendi şartları, eksiklikleri ve çelişkileri vardır. Ancak geçmişten bugüne taşımamız gereken değer, adalet idealidir.
Bugün bir idarecinin, bir işverenin, bir kamu görevlisinin veya herhangi bir makam sahibinin karar verirken kendisine sorması gereken soru şudur: Benim karşımda duran insanın kim olduğu mu önemli, yoksa haklı olup olmadığı mı
Adaletin gerçek imtihanı, güçlüye karşı güçsüzün hakkını koruyabildiğimiz yerde başlar.
KAYIRMACILIK: GÖRÜNMEYEN AMA DERİN YARALAR AÇAN HAKSIZLIK
Adaletsizlik her zaman mahkeme salonlarında karşımıza çıkmaz. Bazen bir iş görüşmesinde, bazen bir imtihanın değerlendirilmesinde, bazen de bir görevlendirme kararında kendini gösterir.
Yıllarca emek vermiş, eğitim almış, kendisini geliştirmiş bir insanın yalnızca yeterliliği değil, tanıdığı kişilerin olup olmadığı üzerinden değerlendirildiğini düşünelim. Bir başka insanın ise gerekli nitelikleri tartışılmadan, yalnızca güçlü bağlantıları sayesinde önünün açıldığını varsayalım.
Bu durum, yalnızca bir kişinin hakkının yenilmesi anlamına gelmez. Aynı zamanda emeğin değerine, liyakate ve kurumlara duyulan güvene zarar verir.
Elbette her işe alım kararını veya her görevlendirmeyi dışarıdan bakarak adaletsiz ilan edemeyiz. Her olayın kendi şartları vardır. Ancak ölçütlerin açık olmadığı, kararların gerekçelerinin anlaşılmadığı ve benzer durumlarda farklı uygulamaların ortaya çıktığı yerlerde insanların zihninde haklı soru işaretleri oluşur.
İnsanlar yalnızca bir işe girmek istemez; emeklerinin görülmesini de ister. Yalnızca bir makama ulaşmayı arzulamaz; hak ettikleri takdirde o makama gelebileceklerine inanmak ister.
Bir toplumda gençler, başarıdan önce tanıdık aramaları gerektiğini düşünmeye başlıyorsa burada hepimizin üzerinde durması gereken bir mesele var demektir. Çünkü liyakatin yerini yakınlık, emeğin yerini ayrıcalık aldığında yalnızca fertler değil, kurumlar ve toplum da kaybeder.
Adalet, hak edenin hakkını teslim etmekle güçlenir.
MAĞDURUN HAKKI, GÜÇLÜ OLANIN SORUMLULUĞU
Son yıllarda kamuoyuna yansıyan bazı finansal mağduriyetler ve fon soruşturmaları, insanların birikimlerini koruma konusundaki endişelerini de gündeme taşıdı. Özellikle yıllarca çalışarak para biriktiren, geleceğini güvence altına almak isteyen insanların yaşadığı mağduriyetler, adalet kavramını bir defa daha toplumun gündemine getirdi.
Burada önemli bir ayrım yapmak zorundayız. Bir soruşturmanın varlığı, herhangi bir kişinin suçlu olduğunun kesinleştiği anlamına gelmez. Herkesin hukuki güvencelerden yararlanması, iddiaların delillerle değerlendirilmesi ve sorumluluğun hukuk çerçevesinde belirlenmesi gerekir.
Ancak mağduriyet iddiasıyla başvuran insanların da unutulmaması gerekir. Bir ailenin yıllarca biriktirdiği para, bir emeklinin geleceği için ayırdığı tasarruf veya bir gencin eğitim hayali için biriktirdiği kaynak söz konusu olabilir. Bu birikimler kaybedildiğinde mesele yalnızca ekonomik bir kayıp olmaktan çıkar; güven duygusunu da derinden etkiler.
İnsanların beklentisi açıktır: İddialar titizlikle araştırılsın, sorumluluğu bulunanlar hukuk önünde hesap versin, mağdurların hakları korunsun ve benzer olayların yaşanmaması için gerekli tedbirler alınsın.
Adalet, yalnızca sorumluların belirlenmesiyle değil, hak sahiplerinin haklarına kavuşabilmesiyle de anlam kazanır.
Üstelik adalet, suç isnadıyla karşılaşan kişinin de hakkını korumayı gerektirir. Çünkü gerçek adalet, bir mağdurun hakkını savunurken başka bir insanın hukukunu göz ardı etmez. Suçun şahsiliği, masumiyet karinesi ve herkesin kanun önünde eşitliği bu nedenle vazgeçilmezdir.
ADALET, YALNIZCA CEZA VERMEK DEĞİLDİR
Toplumda adalet denildiğinde çoğu zaman aklımıza suç, ceza ve mahkemeler gelir. Oysa adaletin çok daha geniş bir alanı vardır.

9