YAKIN tarih olarak sıkça verilen cevaplar bellidir: 1980, 2002, 2010, 2016...
Asıl kırılma, bir seçimde değil, bir kuşağın devlet üzerindeki belirleyici etkisini kaybetmeye başlamasında yaşandı.
Devletlerin de hafızası vardır. Bu hafızayı sadece kanunlar değil, o kanunları uygulayan insanlar taşır. Bir anayasa değişebilir; ama onu yorumlayan zihin değişmiyorsa, devlet de tam anlamıyla değişmez.
Türkiye'de uzun yıllar boyunca devletin kritik damarlarında etkili olan bir kuşak vardı. Yaklaşık 1935-1955 arasında doğan bu neslin önemli bir bölümü; II. Dünya Savaşı'nın otoriter ikliminde, tek parti döneminin eğitim sistemi içinde yetişti. Çocukluklarında okul, sadece eğitim verilen bir yer değildi; aynı zamanda devletin istediği insan tipinin üretildiği bir fabrikaydı.
Sabah okula girerken asker düzeninde sıraya geçiliyor, marşlarla güne başlanıyor, aynı sloganlar tekrar ediliyor, devlet kutsallaştırılıyor, farklı düşünmek değil aynı düşünmek ödüllendiriliyordu.
Haberin DevamıYerli Malı Haftası bunun küçük ama anlamlı bir sembolüydü. Manavdan alınan portakal ve muzlar "yerli malı" diye sınıfa getiriliyor, çocuklara sorgulamaktan çok itaatin erdem olduğu öğretiliyordu. Buradaki mesele portakal değildi; mesele, gerçeğin değil anlatının esas alınmasıydı.
Bu eğitim anlayışı yalnızca öğrenciler yetiştirmedi; hâkimler, savcılar, generaller, valiler, müsteşarlar, emniyet müdürleri ve üst düzey bürokratlar da yetiştirdi.
Dolayısıyla Türkiye'deki asıl vesayet, yalnızca kurumların değil, zihinlerin vesayetiydi.
Bir bilgisayara yeni işletim sistemi yüklemeye çalışırken eski sistem arka planda çalışmaya devam ederse, yeni yazılım hiçbir zaman tam performans gösteremez.
Türkiye'nin onlarca yıl yaşadığı sorun da buydu.
Demokratik siyaset hızlanmak istiyor, fakat bürokratik işletim sistemi sürekli frene basıyordu.
2010 referandumu bu eski işletim sisteminin bazı kilit dosyalarına ilk ciddi müdahaleydi. Ancak tam bu noktada başka bir yapı, FETÖ, ortaya çıkan boşluğu doldurmaya çalıştı. Eski vesayet zayıflarken bu kez devlet, farklı bir vesayet girişimiyle karşı karşıya kaldı.
2010-2016 arası bu nedenle bir özgürleşme değil, iki farklı güç odağının çatıştığı sancılı bir geçiş dönemi olarak da okunabilir.
Haberin Devamı15 Temmuz sonrasında ve 2017 referandumu ile birlikte ise devlet yeniden kendi merkezini oluşturmaya yöneldi.
Bugün Türkiye'nin savunma sanayisinde ulaştığı seviye, dış politikada daha bağımsız hareket edebilmesi, insani yardım kapasitesi, yerli teknoloji hamleleri, uluslararası etkinliği ve çevresindeki savaş kuşağına rağmen güvenliğini büyük ölçüde koruyabilmesi, yalnızca teknik başarılar değildir.
Bunlar aynı zamanda bir zihniyet dönüşümünün sonuçlarıdır.

30