Balkanlar, Kafkasya, Karadeniz, Doğu Akdeniz, Ortadoğu, Orta Asya ve Afrika'nın kesiştiği bir ülkeden söz ediyoruz.
Bu coğrafyada, Türkiye ya başkalarının kurduğu dengelerin parçası olur ya da kendi ağırlığını masaya koyar.
Bugün uluslararası sistemde Türkiye'ye yönelik ilginin artmasının sebeplerinden biri de budur. Türkiye bazı masalara daha fazla davet ediliyor, bazı krizlerde arabulucu olarak aranıyor, bazı hesaplarda ise hesaba katılmadan hareket edilmesi giderek zorlaşıyor.
Bu durum bize sınırsız bir güç vehmi vermemelidir.
Tam tersine daha büyük bir sorumluluk yüklemelidir.
Şahsen, Türkiye'nin önündeki süreci Misakımilli'yi yeniden yorumlayan bir güç ve etki alanı arayışı olarak görüyorum.
Burada kastettiğim yeni sınırlar çizmek değildir.
Bu yüzyılda güç, yalnızca toprakla ölçülmüyor.
Ticaret yollarıyla ölçülüyor.
Enerji hatlarıyla ölçülüyor.
Teknolojiyle ölçülüyor.
Haberin DevamıSavunma kapasitesiyle ölçülüyor.
Kültürle, diplomasiyle, sermayeyle, üniversitelerle, şirketlerle ve insanların birbirleriyle kurdukları bağlarla ölçülüyor.
Dolayısıyla Türkiye'nin tarihsel coğrafyasıyla yeniden bağ kurması, sınır değiştirmekten önce etki üretmek anlamına gelmelidir.
Balkanlar'da yatırım yapan Türk şirketi de bunun parçasıdır.
Afrika'da çalışan Türk mühendisi de.
Orta Asya'daki üniversite işbirliği de.
Körfez sermayesinin Türkiye'de yatırım yapması da.
Türk savunma sanayisinin ihracatı da.
İstanbul'dan geçen enerji ve ticaret koridorları da.
Türkiye'nin özüne dönüşü geçmişi yeniden yaşamak değildir.
Geçmişinden aldığı özgüvenle geleceğini kurabilmesidir.
Önümüzde hâlâ büyük riskler var. Ekonomik kırılganlıklarımızı çözemezsek dış politikadaki iddialarımızın sürdürülebilirliği azalır. Eğitim sistemimizi dönüştüremezsek teknolojik bağımsızlık sınırlı kalır. Hukukun öngörülebilirliğini ve kurumların kalitesini yükseltemezsek sermaye ve yetenek çekmekte zorlanırız.

14