Üstad Necip Fazıl Kısakürek, Seyyid Abdülhakim Efendi Hazretleri'nin manevi nazarları karşısında erimiş, bitmiş, tükenmiş, kimyası değişerek yepyeni bir ruhla adeta yeniden dirilerek kömürden elmasa dönüşmüştü.
Yıllar boyu içinde debelendiği küfür ve dalalet dünyasını ve o bataklıkla türeyen alçakları ve alçaklıkları tanıyor ve her birinin cemaziyülevvellerini çok iyi biliyordu.
O iğrenç dünyayla ve o dünyanın mensupları olan müptezellerle kıyasıya bir fikir savaşına girişti. Önüne geleni silindir gibi eziyor, mahut zevat onun zehirli oklarına hedef olmamak için köşe bucak kaçıyordu.
Birkaç anekdotunu bizzat kendisinden dinleyelim: "Maarif Vekaleti'nin özel kaleminde Bakan Bey'le (Hasan Ali Yücel) görüşmek için beklerken içeriye Sadi Irmak girdi (sözde, Ord. Prof. ve sonradan Başbakan). Beni görünce, 'Ooo! Necip Fazıl Bey! Sizin İslami mücadelenizi görüyor ve takdir etmiyor değilim lakin bana söyler misiniz; bu devirde alnını yere (secdeye) koyup da 50 gram tozla kalkmanın manası var mı Ben, namaz denince çorap kokusu anlıyorum' (Yani bu devirde namaza ne gerek var demeye getiriyor ve onun inancından iğrendiğini ifade ediyor) dedi. Ona anlayacağı tabiriyle söyledim:
Haberin Devamı"Sen değil bir profesör, tımarhaneye hademe olamazsın! Zira daha bir mücerretle (soyut) bir müşahhası (somut) temyiz ve tefrikten acizsin (birbirinden ayıramıyorsun). İslamiyet'te namaz, öylesine temiz ve müberradır (berrak, tertemiz) ki adeta bulutlar üzerinde kılınır. O senin alnına yapışan 50 gram toz dediğin şey içinde debelendiğin kendi pisliğindir ayrıca senin gibilerin duyduğu o çorap kokusu da öz ciğerlerinizin ufunet kokusudur!' Yani secde mahallinin tertemiz olması gerekir, şayet tozlu ise bunda İslamiyet'in ne suçu olabilir Kendinizden neşet eden pisliği, İslamiyet'e yüklemek hamakatın daniskasıdır ve o ahmak da mücessem olarak (cisimleşmiş haliyle) karşımda durmaktadır. Bendinizin takdimciliğini yaptığım Sakarya'ya teşriflerinde, konferans öncesi MTTB'deki sohbet esnasında etrafındaki gençleri tanımak istedi ve onlara kim olduklarını sordu. Her birisi isminin önüne dr., doçent vb. gibi unvanlarını ekleyerek kendilerini takdim ettiler.
Bu duruma sinirlenen Üstad, 'İseviler kadar olamıyorsunuz; onlar, kimlikleri sorulduğunda yalnızca 'Ben bir İsevi'yim' demekle yetinirdi. Zira İsevilikten üstün şan ve şeref bilmezlerdi. Nitekim Hazreti Ömer Radıyallahü anh efendimiz, 'Bizler, hak hukuk bilmez, birbirinin gırtlağını sıkan ve hatta kız çocuklarını diri diri gömen kalpsiz, ruhsuz, duygusuz vahşi kimselerdik. Daha sonra İslam'la şereflendik ve bütün bu üstünlükleri elde ettik. Bundan böyle kim ki İslamiyet'in dışında bir şan ve şeref ararsa Allahüteala onu aradığıyla zelil eder.' Bunu bileceğiz ve sorulduğunda 'Bir Müslümanım demekle övüneceğiz, anlaşıldı mı' demişti."

8