BUGÜN 25 Mayıs, Üstad Necip Fazıl'ın hem doğum hem de vefat günü (D:25 Mayıs 1904, Ö:25 Mayıs 1983).
Çocukluğu ve gençliği Osmanlı'nın başkenti olan İstanbul'da, Devlet-i Âliyye'nin çalkantılı ve çöküş yıllarında geçti. Çok zeki bir çocuktu; o kadar zekiydi ki zekâsını kontrolde zorluk çekiyor ve çoğu kez onun esiri oluyordu.
Ortaöğrenimini Mekteb-i Fünun-u Bahriye-i Şahane'de (Heybeliada Deniz Harp Okulu) tamamladı.
Devlet bursuyla Paris'teki Sorbonne Üniversitesi'nde felsefe okumak için İstanbul'dan vapura bindiğinde ilk yaptığı iş, başındaki fesi çıkarıp denize fırlatması olmuştu. Böylece maziden kopacak ve istikbal için yeni, yepyeni ufuklara açılacaktı!
Sorbonne'da okurken bir Türk arkadaşı onu Paris'in altına indirip kumara alıştıracak, tutkuyla bağlandığı bu illet yüzünden gündüz gözüyle bir daha Paris'i göremeyecekti.
Felsefe hocası Henri Bergson, onu okulda göremeyince üzülecek ve "Beni anlayan bir Türk genci var, lakin onu da derslerimde göremiyorum" diyerek hayıflanacaktı.
Ufak yaşından beri şiire meraklı olan ve yazdığı şiirlerle etrafını hayrette bırakan Necip Fazıl, fakülteyi bitirmeden yurda döner.
Bazı bankalarda memuriyet ve müfettişlik, bir Fransız okulunda, Ankara Devlet Konservatuvarı'nda, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nde, Robert Kolej'de hocalık yaptı.
Paris'te edindiği süfli alışkanlıklarla, aynı alışkanlıklara müptela arkadaş gurubuyla Pera'da (Beyoğlu) bohem hayatını sürdürdü.
Yazdığı şiirler yüzünden takdir toplayacak ve eller üzerinde tutulup yere göğe sığdırılamayacaktır. Öyle ki Yaşar Nabi Nayır onun için, "Bir mısraı bir millete şeref vermeye yetecek şair" diyerek hakkını teslim ediyordu.
Oysa üstad, onca şaşaa ve tantana içinde yapayalnızdır; zira o üstün zekâsıyla bir türlü aradığını bulamamakta ve ruhunu teskin edememektedir. Bu denli depresyon nörvuaz (nerveuse) hali onu geceler boyu uyutmuyor ve neredeyse intiharın eşiğine getiriyordu.
Yönünü, mecrasını bulamamış üstün zekâ, tıpkı keskin sirke gibi küpüne zarar veriyor ve üstadı bunalımdan bunalıma sürüklüyordu. Bu sürekli kriz halini aralarında çok yaş farkı olmasına rağmen çok iyi dostlukları olan ünlü şair Abdülhak Hamit'e dert yanınca o, "Bak Necip, ben Rize'de iken böyle bir hale kapıldım. Ne yapacağımı şaşırdım ve bir türlü bu illetten kurtulamadım. Baktım ki olmuyor, işin içinden çıkamıyorum, kendimi kalabalıkların arasına attım ve kurtuldum" diyecekti.
Yıllar sonra Necip Fazıl da mecrasını bulamamış bu ünlü şair için "İşte! Yarım kalan Abdülhak Hamit!" diyerek hayıflanacaktır.

33