Üstat Necip Fazıl'ın ifadesiyle kendimizi, gerçeğimizi, hakikatimizi ceket astarımızın içinde kaybettik (unuttuk), iki asır boyunca aramamıza rağmen halen daha bulmuş değiliz.
Kendimizi, hakikatimizi ve bunun paralelinde kurtuluşumuzu ararken bile bin parçaya bölündük; Sultan İkinci Mahmut döneminden beri inkılap üzerine inkılap yapmamıza rağmen sadra şifa olabilecek devayı bulabilmiş değiliz.
Sonuç itibarıyla bütün bu arayıcılar üç noktada toplandı: İslamcılar, milliyetçiler, Batıcılar.
Her üç kesim de gerçek manada ne istediğini bilmiyordu; zira bu kesimlerden hiçbiri savunduğu görüşün hakikatine malik değildi. Tamamen özenti olarak savunulan bu görüşlerin çilesi çekilmemişti, savunucuların kendileri bile savunduklarını özümsemiş (içselleştirmiş) değildi.
Mesela sözde İslamcılar Sultan Abdülhamit Han'ın döneminde 'Şeriat isteriz!' diye çığırtkanlık yapıyor ve sokaklara dökülüyorlardı. Yine Üstad'ın tabiriyle ham yobaz ve kaba softalar şeriatın 'ş'sini bilmeden, onun-bunun yönlendirmesiyle Sultan'a karşı ayaklandırılıyorlardı ve bunun adına şeriat arayışı diyorlardı.
Milliyetçiler de Fransız ihtilalinin tesiriyle bir imparatorluk varisi olduklarını unutarak ve milli kavramının içini boşaltarak kuru bir milliyetçilik davasına soyunmuşlardı.
Batıcılar ise hepsinden daha vahim bir tablo çizerek İslamiyet'ten de ve sahip olunan milli değerlerden sıyrılarak körü körüne bir Batı taklitçiliğini savunuyordu.
Batıcılara göre; bizi din geri bırakmıştı, ileri gidip medeni olmamız için dinimizi bırakmamız ve hatta gerekirse Hıristiyan olmamız gerekirdi.
Halbuki ceket astarımızda unuttuğumuz hakikatimizde, İslam da milliyetçilik de ve Batıcılık (Batı'da olup da bizim yitiğimiz olan maddi ve beşerî değerler) da vardı. Asıl olan bunları bir dengede muhafaza etmek ve aşırılığa kaçmadan yönünü belirlemekti.
Tam tersini yaptık. Bilimi esas alacağız dedik, sosyolojik gerçeklik olan dini, din eğitimini yasakladık. Bu kez din ve din eğitimi yerin altına girip devlet kontrolünden çıktı. Sahte şeyhler ve sahte tarikatlar türedi.

3