Kız kardeşlerimle birlikte çocukluktan çıkıp ev işleriyle ilgili sorumluluk almaya başladığımız dönemde annemin tartışılması söz konusu bile olmayan kurallarından biri de akşam yemeğinden sonra bulaşıkların acilen yıkanması, yatmadan evvel bütün evin derli toplu hâle getirilmesiydi. N'olur anne bir akşam da yıkanmasın şu bulaşıklar, sabah yıkarız; bir gece de dağınık yatalım, sabah toplarız... Asla! Tepkidendir belki, kendi evime çıktığımda tadını çıkara çıkara deldim bu yasakları. Akşam bulaşıklarını sabaha bıraktım. Kedilerimle iş birliği içinde dağıttığımız evi toplamadan mis gibi uyudum. Annemin hep dalga geçtiğimiz gerekçesini hiç ciddiye almadan: "Mutfak ve ev toplu olmalı, gece birimiz ölürsek, sabah insanlar geldiğinde darmadağın görmesinler etrafı." Ya ben öldükten sonra eve gelenin düşüncesini kim takar anne İlahi.. Dedik durduk.
Bu hafta aradan onca yıl geçmesine rağmen, annemin haklı olabileceğini düşündüm, hayatımda ilk defa. Serhat Kılıç'ın ölümünün ardından evinde çekilen fotoğrafları görünce. Hepimizde olması mümkün evin dağınık hâlleri; boş su ve gazoz şişeleri, eczane poşetleri, kanapede katlı olmadan duran pikeler... Özellikle ilaçlar üzerinden oluşturulmaya çalışılan şüpheli ölüm algısı fotoğrafları. Kim, ne hakla ve nasıl bir vicdanla servis etti bu fotoğrafları Sosyal medyada yüzlerce paylaşımda gözümüze sokuldu her biri. Elbette Kılıç'ın ailesinin, hayat arkadaşının, yakınlarının da... Mahremiyetin, insan onurunun yok sayıldığı kara kareler!
Toplumca tanınan, bilinen, sevilen bir sanatçının ölümü elbette haberdir. Merak uyandıracaktır. Bu merakı gidermekte de bir sorun yok. Ama bu, ölen kişinin ve yakınlarının mahremiyeti ve insanlık onuru pahasına olmamalı. Bu konuda yazılı basında, sosyal medyada, ekranda her türlü haberin empati gözetilerek yapılması gerekir. Karşımızdaki insanın duygularını anlayabilme yetisini kullanarak. Bunun için de onun duygusuyla bağ kurabilme becerisi şart. İnsan sosyal bir varlık ve onları birbirine empati dediğimiz bu bağ bağlıyor. Başkalarının ne düşündüğüne, nasıl hissettiğine kafa ve kalp yormak onları önemsemek bir psikolojik kapasite meselesi. Ve bu meselede ciddi sorun olduğunu düşünüyorum. Serhat Kılıç kardeşim olsaydı o fotoğrafları, onların sunuluş şeklini, atılan korkunç başlıkları ve yapılan spekülasyonları gördüğümde kahrımdan ölürdüm. Oysa Kılıç'ın yakınları için yas zamanı. Yas mahremiyet ister. Özel bir alanda, güven ve huzur içinde çekilmek ister acı. Ama ne mümkün!
Ölüm nedeni resmi olarak belli değil ama herkesin kendince yazdığı bir otopsi sonucu var. Bir an evvel neden bulmak istiyorlar bu ölüme. Çünkü insan belirsizliğe tahammül edemiyor. Sabredip beklemek yerine paylaşılan uyduruk senaryoları gerçek gibi tüketip rahatlamaya çalışıyor. Yapılan duygusal manipülasyon, akıllara durgunluk veriyor. Ortada gazetecilik anlamında bir 'haber' yok. Sansasyon, spekülasyon. Atılan başlıklar, kanser detayı kahretti, setten kovuldu, sevgilisi onu sorumsuzlukla suçladı, babası yürekleri dağladı; amaç hep aynı, duygu sömürüsü yaparak merak uyandırmak. Tıklama sayısını, like'ları artırmak. Empatinin zerresi yok. Her şeyi tüketmeye alışık çağın insanı, ölümü de bir tüketim nesnesine dönüştürmüş ve doymak bilmiyor. Yahu ölen sen olsaydın ve bunlar senin için yazılsaydı Empati bu ya. Kur bir zahmet. Orada da samimiyetsiz bir savunma: Biz işimizi yapıyoruz. Hayır sizin işiniz bu değil. Sevgilisini ölü hâlde bulmuş bir kadının burnuna evden çıkışta kamerayı sokmak değil. Canhıraş koşturan arkadaşlarına ne hissediyorsunuz diye sormak da değil. O çekimleri farklı başlıklarla günde 40 defa sosyal medyada paylaşmak hiç değil.

3