Maceraperest bir mimar

Bir mimar düşünün ki 89 yıllık hayatında 30 farklı iş denemiş, hepsinde de başarılı olmuş. Galericilikten nakliyeciliğe kadar. Fotoğrafçılık, fotomuhabirlik, askerlik, restoratörlük, seyyahlık, ne ararsanız var. Hepsinden önemlisi maceracı bir ruhu var. Öğrencilik yıllarında geceleri Unkapanı'nda mezar taşlarına yazı yazıyor. I. Dünya Savaşı sırasında askerliğini yaptığı Sarıkamış'ta karda hareket serbestisi için kayak yapmayı öğrenerek Türkiye'nin ilk kayakçıları arasında yerini alıyor. Anadolu'nun tarihi yapılarını incelediği sırada eşkıya tarafından kaçırılıyor. Bir gece boyunca İnegöl Ahudağı'nda ağaca bağlı olarak kalıyor. Balkanlar'da yaya olarak seyahat ediyor. Yanından hiç ayırmadığı fotoğraf makinesiyle imparatorluğun son demlerini belgeliyor. Ne yaparsa severek yapıyor.

Cumhuriyet Türkiye'sinin ilk yıllarında mimarlık tarihine yaptığı büyük katkılarla bilinen Arif Hikmet Koyunoğlu'ndan söz ediyorum. 1893'te İstanbul'da dünyaya geliyor. Babası şeyhülislam amcasının zoruyla kadılık görevinde bulunan, ziraat, hayvancılık, bağ bahçe işleriyle uğraşan İsmet Bey, annesi ise sarayda Sultan Abdülaziz'in validesi Pertevniyal Sultan'ın yanında yetişmiş Fatma Virtider Hanım. Falakasını, kızılcık sopasını tattığı mahalle mektebinde okula başlıyor. Aksaray Yusufpaşa'daki Mekteb-i Osmani'ye devam ediyor. 10 yaşındayken babası, birlikte sürekli alışveriş yaptıkları Beyazıt Meydanı'ndaki kırtasiyeci Sadık Kehnemuyi'nin vitrininde gördüğü fotoğraf makinesini ona hediye ediyor. Resim yeteneğini çocuk yaştayken keşfeden Osman Hamdi Bey aracılığıyla tanıştığı Hoca Ali Rıza'dan dersler alıyor. Vefa İdadi'sinde okurken dönemin ünlü fotoğrafhanesi Phebus'ta çıraklık yapıyor. Ardından Sanayi-i Nefise Mektebi'ne giriyor. Mimar olacağını duyan halası iki gözü iki çeşme ağlıyor: "Bütün silsilemiz okumuş yazmış, âlim adamlar. Bu çocuk ne için böyle dülger olmayı istedi"

Mimar olarak ilk işi bir İttihat ve Terakki Cemiyeti şubesi inşa etmek. Daha sonra Babıali Caddesi üzerindeki bir bodrum katında Yeraltı Fotoğrafhanesi'ni kuruyor. Milli Mücadele silahlarını bu stüdyoda bir sandıkta saklıyor, hatta fotoğraf çektirmek için gelen bir İngiliz askerini bu sandığın üstüne oturtup fotoğraflıyor. Ankara yılları başlıyor. Mustafa Kemal Atatürk, yeni kurulacak devletin ilk anıtı olan Dumlupınar Anıtı'nı yapma işini Koyunoğlu'na veriyor. Hacı Bektaşi Veli Türbesi'nin tamiratı ve misafirhanesinin inşasını da... Nevşehir'de bir süre dervişlerle yaşıyor. Tekrar Ankara'ya döndükten sonra yine Atatürk'ün görevlendirmesiyle Etnoğrafya Müzesi'nin inşaatına başlıyor. İlk harcı o atıyor, ilk taşı ise İsmet İnönü koyuyor. Atatürk'ün ölümünden sonra naaşının buraya getirileceğini bilmeden elbet. Çok sayıda anıtsal bina inşa ediyor. İşler her zaman yolunda gitmiyor. O kadar ki, 1934'te İstanbul'da maddi imkânsızlıklar nedeniyle inşaat işçiliği ve badanacılık yapıyor, sigorta eksperliği de. 1980'de devlet sanatçısı unvanını alan ilk mimar oluyor. 1982'de hayata veda ediyor.

Arif Hikmet Koyunoğlu'nun maceralarla dolu hayatı yazılsa roman olacak cinsten. Çalışkan, iradeli, disiplinli, kâşif kişiliği göz kamaştırıyor. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Arif Hikmet Koyunoğlu'nun bir döneminin izini süren "Maceraperest Bir Mimarın Fotoğrafhanesi: Arif Hikmet Koyunoğlu 1893–1982" sergisini geçen yıl haziran ayında açmış, sergi bu yıl 17 Mayıs'ta bitmişti. Gezme fırsatı bulamadığım sergi ekim ayına kadar uzatılınca, yeni sergilerin harıl harıl yeni sezona hazırlandığı bugünlerde onu görme imkânım oldu. Koyunoğlu'nun yaşamının bir dönemini, çektiği fotoğraflar aracılığıyla izleyiciyle buluşturan sergi, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Arif Hikmet Koyunoğlu Fotoğraf Koleksiyonu'ndan derlendi. Öğrencilik yılları, İstanbul ve Anadolu'daki mesleki ve kişisel uğraşları, tasarladığı yapılar serginin odağında yer alıyor. Onun fotoğraf makinesiyle hayatını, dönemin kültürel ve mekânsal dönüşümünü nasıl kayda geçirdiğine tanıklık ediyoruz sergide.