Hakikati kim biliyor

Bu yıl Berlinale'de çok özel bir belgeselin dünya prömiyeri yapıldı: Burak Çevik'in yazıp yönettiği "İki Laborantın Yorgun Saatleri". Nalan Kuruçim, Bahar Çevik ve Didar Püren Erbek'in rol aldığı film, Berlinale'nin Forum Expanded bölümünde gösterildi. Forum Expanded'a seçilen filmlerin özelliği şöyle açıklanıyor: "2006 yılından bu yana sinemanın anlatım olanaklarını genişleten yapımlara odaklanıyor. Program, filmi yalnızca bir gösterim nesnesi olarak değil; estetik, toplumsal ve düşünsel soruların tartışıldığı bir alan olarak ele alan çalışmaları bir araya getiriyor."

Tam da bu açıklamaya uygun bir film "İki Laborantın Yorgun Saatleri". 22 dakika sürüyor. Filmin başında bir dağdan alınmış üç boyutlu görüntüler dönüyor ekranda. Görüntüye paralel bir doğum hikâyesi anlatılıyor. Araya tablolar giriyor. Hikâyenin laboratuvarda ölçümleri yapılıyor sanki. İnsan düşünmeden edemiyor, kişisel hikâyelerimiz bir laboratuvar ortamında incelense ne gibi değerler çıkar ortaya Hayat hikâyelerinin değerlerine ait protokoller var mıdır Şu şu aralıkta çıkan hikâye değeri şuna karşılık gelir diye. Filmi seyretmesem aklıma gelecek bir soru değil. Ama bugünün AI çağında sorulması abes olmayacak türden bir soru bu. Bu soruyla uzun düşüncelere dalıyorum. İnsan, hikâyesini laboratuvara gönderip sonuç beklese nasıl olur Sonuç bekleme süreci ne sancılıdır aslında. Kan tahlili için sözgelimi. Hangi değerler çıkacak, referans aralıklarına uyacak mı Bir hastalığım var mı Koskoca hayat hikâyesinin sonucunu beklemek çok daha zorlu olurdu eminim. Ben böyle serbest çağrışımla düşünedururken bir laboratuvar ortamı beliriyor ekranda.

Akşam saatleri. Her taraf beyaz. Karın erimeye yüz tuttuğu türden bir beyazlık. Üç laborant, sadece makinelerin mekanik seslerinin duyulduğu bir sessizlikte çalışıyorlar. Makineleri de görüyoruz biteviye çalışan. Durmadan, aralıksız, monoton. İki laborant, bilinmeyen bir maddeyi inceliyorlar. Önlerindeki protokolden yararlanıyorlar, notlar alıyorlar, bilgisayara geçiriyorlar.

Yorgunlukları oturup kalkışlarına, yürüyüşlerine yansıyor. Ama dinlenmeye vakitleri yok belli ki. O kadar ki akşam yemekleri olan lahmacunlarını, bilgisayar ekranında sonuçlar üzerine çalışırken yiyebiliyorlar. O tenhalığa, erimiş kar beyazına, büyük sessizliğe yayılan lahmacun kokusunu duyabiliyorum. Yemeğini bilgisayar önünde çalışırken yemenin ne olduğunu bilecek kadar yoğun çalıştığım dönemlerim oldu. Oysa yemek vakitleri çalışanın kafasının dağılması, biraz nefes alması için önemli aralıklardır. Ama yetişmesi gereken bir iş varsa, yemek işe yedirilir. İş doyar, çalışan değil. Bu da yorgunluğu artırır. İki laborant gibi.

Gece ilerliyor, laborantlar çalışmaya devam ediyor. Derken birden iki kahve fincanı beliriyor. Muhtemelen şekersiz iki Türk kahvesi. O anda yemek için verilmeyen ara, kırk yıllık hatrı olan kahve için veriliyor. Sanki laboratuvar daha temiz bir beyaza bürünüyor. Sonraki sahnede kahveler içilmiş, fal aşamasına geçilmiş. Laborantlardan biri (Bahar Çevik), diğer meslektaşına (Nalan Kuruçim), telvede bir erkek gördüğünü, isminin içinde A harfi olduğunu söylüyor. Falı bakılan laborantın ayakta duracak hâli kalmamış, oturuyor. Belgeselin başındaki üç boyutlu dağ görüntüsüne eşlik eden hikâyenin aynısını bu defa fal seansı sırasında dinliyoruz. Bilim arka planda şimdi. Fal bakanın sezgileri hâkim ortama. Bilimin makineler üzerinden yaptığı arayışı, fal bakankahve fincanı üzerinden yapıyor. İkisi de gelecekteki bir hikâyeyi araştırıyor. Bilim ve sezginin karşı karşıya gelişindeki gerilim. İkisinin de hakikati kendi meşrepleriyle arayışları arasındaki farkın beraberinde taşıdığı sorular. İzleyen herkese göre değişebilecek.