Bedenimizle ilgili zihinsel, duygusal ve algısal deneyimler yaşarız. Boyumuz, kilomuz, vücut şeklimiz hakkındaki fikirlerimiz her zaman gerçeğiyle uyuşmayabilir. Kibrit kadar bacaklarımıza çok kalın demek de mümkün, 3-5 kilo fazlayı 40 kilo olarak algılamamız da. Konunun duygusal boyutu çok önemli. Bedenimizle ilgili hissettiğimiz duygular, memnuniyet, utanç, gurur, nefret... Elbette bunların davranışsal karşılığı da var, aynadaki aksimizden gözlerimizi alamamak, aynada kendimizi görmeye tahammül edememek. Sağlıklı bir beden algısı, bedeni gerçekçi bir şekilde kabul etmekten geçiyor. Sağlıksız algı ise depresyon, kaygı, yeme bozukluğu sorunlarına neden olabiliyor.
Bu çağda beden algımız belki de tarihinin en zorlu günlerini yaşıyor. Akıl almaz bir genç, güzel ve zayıf görünme baskısı altındayız. Elbette bu dayatma her zaman olduğu gibi kadına yapılıyor. Son dönemlerde zayıflama iğneleri gündemin ilk sıralarında. Kilo sorunu yaşayanların büyük bir kısmı iştah kesen bu iğnelerle bedenini istediği forma sokma peşinde. 3-5 kilo fazlası olanlar bile özeniyor bu iğnelere. İğneler bitip iştah yerine geldiğinde, sürdürülebilir bir sağlıklı beslenme uygulanmadığı takdirde verilen kilolar hızla alınıyor.
Kilo sorunu böyle. Bir de güzel olma kaygısı var. Bu uğurda sayısını bilmediğim kadar çok estetik uygulama söz konusu. Botokslar, Fransız ip askısı, dolgu, PRP, lazer, yüz germe, çene estetiği, cerrahi işlemler; ucu bucağı yok. Bunları yaptırdığı halde kendini yeterince güzel bulmayanlar azımsanamayacak kadar çok. Bu uygulamalara girmese bile sosyal medyada hemen herkes, az ya da çok çeşitli filtreler kullanarak kendini güzel ve genç gösterme çabasında. Kimi öyle bir fotoğraf koyuyor ki, kendinden başka herkese benzeyebiliyor.
Sosyolojik ve psikolojik açıdan detaylı bir şekilde değerlendirilmesi gereken zorlu bir konu beden algısı. Hepimizi ilgilendiriyor. Hâl böyle olunca edebiyatta da sık sık karşımıza çıkmaya başladı. Son örneği Nova Kitap'tan Derya Çelik çevirisiyle yayımlanan, Güney Koreli yazar Baek Sehee'nin yarı otobiyografik romanı "Barselona'dan Vasiyet". Yazarın kurgusal anlamda ilk ve aynı zamanda son eseri olan bu kitap, Haziran 2025'te Kore'de yayımlandı. Yazar, kitap çıktıktan kısa bir süre sonra 16 Ekim 2025'te henüz 35 yaşındayken hayatını kaybetti.
Baek Sehee, dünya çapında tanınan "Ölmek İstiyorum Ama Tteokbokki de Yemek İstiyorum" adlı anı kitabının yazarı. Bu kitapla uluslararası çapta üne kavuştu yazar. "Barselona'dan Vasiyet" ise tıpkı Baek Shee gibi ilk kitabı milyonlarca satan Lee Sem adında 35 yaşındaki bir yazarla, kitabının İspanyolca çevirisini yapan Paola arasındaki hikâyeyi konu alıyor. Roman Sam'in, yaşadıklarını 'yanında hiç aşağılık kompleksine kapılmadım' dediği arkadaşı Kangto'ya yazdığı mektuplardan oluşuyor.
Lee Sem, içindeki boşluğu yemek yiyerek doldurmaya çalışan bir kadın. Sonuçta boşluk dolmadığı gibi, kendisinden nefret ettiği bir beden algısına sahip. Tıpkı Baek Sehee gibi. Sürekli yiyor ve evinin güvenli sınırlarından dışarı çıkmıyor. Ta ki, kitabını İspanyolcaya çeviren Paola'dan onunla tanışmak istediğine dair bir e-mail alana dek. Büyük zorluklarla evden çıkıp çevirmenle tanışıyor. Onu görür görmez, güzelliği ve zarafeti karşısında büyüleniyor. Daha sonra, Paola'nın davetiyle İspanya'ya gidiyor. Biz kitap boyu, Lee Sem'in İspanya'da çevirmeniyle yaşadıklarını, çevirmenini nasıl yaşadığını okuyoruz. Onun güzelliği ve zayıflığı karşısında eziliyor. Kilosuyla ilgili çocukluk travmalarıyla yüzleşiyor. Kadın zayıf olmalı diyen annesinin yaptığı psikolojik baskıyı, kendini hiçbir zaman güzel bulmadığını, güzele olan aşırı düşkünlüğünü anlatıyor. Bunu yaparken, cılız da olsa bir kendini arayış süreci yaşadığını da eklemeliyim.

4