Sıradanlığın ölçüsü nedir derseniz, kısaca vasatlık diyebilirim. İnsan davranışlarına, sözlerine, düşünce ve yaşama biçimine bakarak kim olduğuna ve sıradanlıkla ilişkisine dair bir hükme ulaşabiliriz.
Tutarlı olup olmamak da tümüyle bunlarla ilgilidir.
Dijitalizmin günümüzde etkin olduğu alanlarda karşımıza çıkan her gerçeklik biraz da bunu anlatır bize: yani vasatlığın nasıl algılandığını ve uygulandığını. Bunları görebilmek için üst düzey bir gözlemci olmanıza da gerek yoktur. Gündelik hayatın akışında, her yerde ve her durumda karşılaşabildikleriniz bunu yeterince anlatır. İkili ilişkilerde, çarşı pazarda, alışverişinizde, muhatap olduğunuz bürokraside, kamusal alanlarda... Vasatlık yekpare biçimde karşınızda durur.
"Neden böyle olduk" sorusu yer yer ama kaçınılmaz şekilde artarak sizi yokladığında durup düşünmeden edemezsiniz.
İşte o düşünceler sizi "mutlak kötülüğün" kaynağına taşır.
Sözü uzatmadan şuraya getirmek istiyorum: Cumhuriyetin kurucu partisi CHP'ye yönelik saldırı ve kumpaslar öyle bir hal aldı ki sıradanlaştırılan kötülük, hammaddesi olan vasatlıkla nelere yol açabileceğini bize gösterdi.
Vasatlığın asıl kudreti de burada ortaya çıkar; kötülüğü yalnızca beylik laflarla değil, gündelik hayatın sıradanlığına yayarak sindirir.
Hal böyle olunca sıklıkla sistemin çürümüşlüğünden, yozlaşmasından söz ederiz. Hatta toplumun masumiyetini nasıl yitirdiğini de artık iyiden iyiye sorgulamaya başlarız.
Bütün bunları, "insan doğası"nı ıskalayarak değerlendirebilir miyiz
Hayır!
ünkü insan bozulunca her şey bozuluyor. Tersine, bu cümleyi kalın çizgilerle altını çize çize yazmalıyız.
Gücü güdükleştiren bazen de yanlış yerlere aktaran vasatlık, bir virüs gibi toplumda salgına dönüşürse bunun önünü almak pek de mümkün değildir.
Dijitalizm hegemonyası, küresel kapitalizmin yeni söylemlerini ortaya çıkardı. Siyasal iktidarlar bu süreçte, "güç" olmanın ötesinde, otoriter rejim kurma yönünde toplumu erozyona uğratabilecek her enstrümanı kullanmayı öncelikli kılmayı amaçladılar.
Byung-Chul Han'ın altını çizdiği gibi: "İktidar, asimetrik bir ilişkidir. Hiyerarşik ilişkiler kurar. İktidar ilişkisi diyalog temelli değildir. İktidarın tersine saygı, asimetrik ilişkilerle kurulmak zorunda değildir." (*)
Bugün geldiğimiz noktada gündemde olan "butlan kararı", tam da siyasette saygı ve ölçüyü ortadan kaldıran bir durumdur. Siyasetin aktörleri olarak seçilen veya ortaya çıkarılan kişilerin geçmişlerine baktığımızda; öyle göstermeye çalıştıkları gibi ülke, vatan, millet sevdasıyla yola çıkmadıklarını görürüz.
"İpekyolu Enstitüsü"nün ne olduğunu ilk kez Ali Rıza Bozkurt'tan dinlemiştim. Bozkurt'la o görüşmemi de "İroni Değil, Gerçek" (**) yazımda anlatmıştım. Orada yazdıklarım, buzdağının görünen yüzünün yalnızca küçük bir kısmıydı.
O dört saati aşkın kahvaltılı söyleşimizde Ali Rıza Bozkurt'un anlattıkları aslında 2000 sonrası Türkiye siyasetinin nasıl "dizayn edildiği"ne dair "belgesel" niteliğindeydi bence.
AKP'nin kuruluş öyküsünden Baykal-Erdoğan

6