Kuşlar insanlardan iyi

"Hey bana gün ışığı gibi görünen karanlık"

Sophokles/Aias

Gözlerindeki dalgın bakışı çekelemişti beni. Yokuşun başına varmıştım. Durup nefeslenirken onu gördüm. Sessiz bir telaş içindeydi. İkide bir gökyüzüne bakıp bakıp duruyordu.

Yüzünü bana döndüğünde, telaşını yere indirip:

"Kuşlar," demişti. Anlamamıştım. "Beyazımı kaybettim de; onun gelişini bekliyorum."

Onun baktığı yöne ben de bakmaya başlamıştım.

İki karartı vardı göğün engininde. Alçalarak bulunduğumuz yere yaklaşıyorlardı.

"Bak, bak, kendilerini gösterecekler takla atarak. Canlarım benim. En gözde kuşlarımdır onlar. Ama beyazım bir başkaydı. İhtimal, o it soylu çaldı onu! Üç yavru büyütüp verdim, doymadı. Göğümün sevincini aldı elimden."

Bana bakmıyordu. Bir derviş gibi kafesteki kuşlarıyla konuşmaya başlamıştı.

Kederi, o an sanki yüzüne değil de göğe çevirdiği bakışına yerleşmişti.

"Kuşbaz mısınız Ben de bir zamanlar kuşbazdım," diyerek kafeslerin bulunduğu açık balkona çıkmıştım. (*)

Kuşlarla ilgilenmeme sevinmiş, gözlerindeki keder bir anda kaybolmuştu. Kafeslerin kapıları açıktı. Kuşların biri iniyor, biri kalkıyordu. atıya tüneyenleri tek tek saymaya başlamıştı.

"Peki her birine bir ad mı verdiniz" demiştim.

"Kuşlara ad verilmez; nereden çıkardınız Onlar atlar gibidir, cinsleriyle anılırlar. Bak, şu Araptır, şu Paçalı, şu da Mor Külahi..."

Araya girip sözünü kesmesem, hepsini saymaya devam edecekti.

İri, damarlı ve kıllı ellerini ot, güvercin tüyü ve dışkı karışımı küçük bir kafese uzattı; iki yavru güvercini avuçlarına alarak: "Bunların palazlanmasını bekliyorum. Bak, şu köşedeki sırtı kınalı, bunların anneleri... Kuşlar annelerini tanır, babalarındansa uzak durur. Ama insanlardan iyidirler; doğruyu, güzeli, merhametliyi iyi tanırlar."

Bu söz üzerine bir an insanın, kendisini büyüten merhameti ne çabuk unuttuğunu düşündüm.

"Peki, hiç kaybolmazlar mı Yollarını, yönlerini şaşıran olmaz mı bu heyula kentte" "Dedim ya, insanlardan daha iyi ve sadıktırlar. Hem kendilerine hem de yerlerine. Kendi kokularını, onlara iyi davrananları, şefkatle yuva açanları bulup gelirler ve hiç unutmazlar."

Dayanamadım, adını sordum. "Harun," dedi. Mesleğini hatırlatan ellerine baktım. "Geçici işçiydim ben; geçen yaz emekli oldum. Şimdi keyfime göre işler yapıyorum. Kuşlar benim tutkum. Doğma büyüme Sarıyerliyim. Kuşçuluğum bana abimden miras kaldı. Sizin deyiminizle kendime asla 'kuşbaz' demiyorum ama onların kuşbazıyım."

Nefes aldığında araya girdim. "Bir zamanlar Eminönü'nde kuş pazarı vardı bilir misiniz"

"Evet evet, vardı biliyorum ama artık yok; her şeyi yok ettiler. Şimdi Edirnekapı'da, sur diplerinde olduklarını söylüyorlar. Ama gitmedim; hiç içim el vermiyor. Yabani insanlar girdi işin içine, piyasa yaptılar; kuştan anlamayanların eline kaldı her şey."

Kent büyüdükçe kuşların yerinin daraldığını, hatta gökyüzünün bile alınıp satılan bir mala dönüştüğünü düşünüyor gibiydi.

Tam da damarına basmıştım. Ondan dolayı sanıyorum, Yaşar Kemal'in Kuşlar da Gitti'sinden, benim de kuşları yazdığımdan söz ettiğimde; pek aldırmadı.

Sonra beyaz güvercinini anlatmaya başladı. Sanki bir rüyasından söz ediyor gibiydi.

"Kuşların da zamanı vardır bilirsiniz. Kendilerini hak terazisinden geçirirler her gün. Gökyüzü onlar için arınma yeridir. O nedenle, gördüğünüz gibi, buradaki hiçbir kafesimde kapı yoktur. Kimse kimseyi bir yerde tutulu kılamaz, kılmamalıdır çünkü. Nefes onlarındır, gökyüzü de. Siz sanırsınız ki suyunu, aşını biz veriyoruz; ah bu ne büyük gaflettir! Halbuki kuşlar nasiplerini kendileri getirirler. Nuh Nebi'den beri böyledir, azizim."

İşte o an, onun dünyasında özgürlüğün, kapısı açık bir kafesten göğe yükselen kanat sesiyle ölçüldüğünü anlamıştım.