İkbalperest görevliler!

Başlangıçta sıradan bir gündü benim için. Sıradan olmayan tek şey sabah kahvaltısını yaptığımız yalı da değildi! Zira, daha önce, aynı güzergâhta bir yalıda oturan rahmetli dostum Lizi Behmoaras'la uzun uzun sohbetlerimiz olmuştu.

Bu sıradan günü sıradışı kılan şey kuşkusuz beni kahvaltıya davet eden Ali Rıza Bozkurt'un o gün anlattıklarıydı.

Şu an, o gün günlüğüme neler yazdığımı ben de merak ettim. "Günü Gününe" defterimden uzağım. Ama size hatırladıklarımdan bir kesit sunacağım. Kime dair Kemal Kılıçdaroğlu'na elbette!

İhtimal kendisine şimdi sorsalar, "Tanımıyorum, hiç yan yana gelmedim" diyecektir. Bu soru, onunla aynı telde cambazlık yaptığı birkaç kişiye de sorulsa benzer yanıt alınır eminim!

Bozkurt, ilginç bir insandı. Benimle yan yana gelme gerekçesini yazayım da yanlış anlama olmasın.

O günlerde kardeşim, Bozkurt'un Vatikan'da açacağı kristal minyatürler koleksiyonu sergisi için bir çalışma yapıyordu. Benim Yaşar Kemal kitabımı okuyan Bozkurt, tanışıp söyleşmek için kahvaltıya davet etmişti. Adını sanını bildiğim bir iş insanıydı. Akademisyen Prof. Dr. Fuat Bozkurt'un da akrabasıydı. Yalıdaki sohbetimiz ilkin edebiyatla dille başladı, zekâ oyunlarına ve oradan "kahramanın yolculuğu"na uzandı. Söz gelip o günlerde pek gündemde olan "yeni anayasa"ya dayanınca Bozkurt bu kez, oturduğumuz salonda duvarlardaki çepeçevre fotoğraflara bakıp sorduğum "Bu Baba Bush değil mi" sorum üzerine; Amerika'yla, dolayısıyla siyasetle ilişkisinden söz etmeye başladı. Zira tam da o günlerde ülkemizde "Ekmeleddin İhsanoğlu vakası" yaşanıyordu. Bir ara demesin mi: "İhsanoğlu'nu ben aday gösterdim, o 'bir ekmek bir oy' sloganını da ben yazıp verdim eline."

Sıradan bir günün çok sıradan bir sorusuydu benimkisi. İhsanoğlu sıradan görünen biri olarak topluma, dahası bugünün deyimiyle MHP aparatlığı ve Kılıçdaroğlu işbirliğiyle yol/yön şaşırtıcısı olarak sunulmuştu.

Bütün bunları kardeşim de dinlemişti tabii ki. Oradan ayrıldığımızda anlattığı bir şey, Bozkurt'un tüm anlattıklarıyla örtüşüyordu.

O günlerde Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen'le yakınlığı olan kardeşim, onunla makam odasında sohbet ederken telefonu çalıyor. Arayan Ali Rıza Bozkurt. Vatikan işini konuşuyorlar. Büyükerşen merakla soruyor "kim" diye. O da adını ünleyince "Ben de bir konuşayım" diyor. Bozkurt-Büyükerşen konuşması sonrasında şunu anlatıyor Büyükerşen: "Kılıçdaroğlu ekibi bana geldiler, 'Bizim cumhurbaşkanı adayımız sizsiniz' dediler. Mutabakata vardık..."

Döndüklerinden bir hafta sonra şapkadan Ekmeleddin İhsanoğlu çıkar. Uzanan el ise Ali Rıza Bozkurt'tur! Yani ABD'nin işbilir işadamı... Baba Bush'un seçim kampanyasını desteklediğini söyleyen Bozkurt, bir iyilik de ABD adına bize yapıyordu demek.

Bozkurt'un diğer anlattıklarına değinmeyeceğim. Sanırım gene o günlerdeydi. Bir "koltuk sevdası" tartışılıyordu. Aydınlık gazetesindeki köşemde bir yazı yazmıştım. Bunu yeniden sizinle paylaşmak isterim. Bugün gelinen yerdeki "Kılıçdaroğlu vakası"nın bilinmeyen bir yüzünü de bir başka yazıma bırakıyorum:

'KOLTUK SEVDASI' VE CHP'NİN AMAZI

İkbal peşinde olanlar aşinadır. Bunun ne menem bir hastalık olduğunu da gayet iyi bilirler.

Mark Twain'in şu sözünü okuyunca bir an bunlar geldi aklıma: "Siyasetçiler bebeklerin alt bezi gibidirler; aynı sebepten ötürü sık sık değiştirilmeleri gerekir."

Doğrusu bu koltuk sevdası artık siyasetle özdeşleştiği için bu benzetmeye hak vermemek ne mümkün!

1970'lerin başıydı. Ama biz daha çok 1966-69 arası, Erzurumlu sendikacı Canip Öztürk'ün çevresindeki gençler olarak CHP'nin kentteki varlığının heyecanlı grubuyduk.