Attilâ İlhan böyle bir kitap yazar mıydı bilmem! Bilinirdi ki o bu tür etnik/ milliyetçi sorulara her zaman biraz mesafeli bakan biriydi. Meselelerin öyle çok derinine inmez, gazete yazısı ekseninde düşüncelerini söyler geçerdi.
Ama onun sorular soran, sorgulayan ve sorgulatan yanını gene de yabana atmamak gerekir. "
Ermeni meselesi" üzerine okurken Prof. Dr. Kemal içek ile Prof. Dr. Alaattin Uca'nın "VIII. Taşnak Kongresi" üzerine polemiklerini içeren makaleleriyle karşılaştım. Orada odaklanılan konu, dönemin siyasal iktidarı İttihat ve Terakki'nin bu kongreye Dr. Bahaeddin Şakir başkanlığında bir heyet gönderip göndermemesiydi.
Kuşkusuz 1914 yılı koşullarında Taşnak Kongresi birçok açıdan önemliydi. Eğer İttihatçı kadro Taşnakları ikna edebilseydi, yani Anadolu Ermenileri Osmanlı'ya "milleti sadıka" bağlılıklarında kalsalardı, ihtimal ki "tehcir" kararı alınmayacak ve büyük felaket yaşanmayacaktı.
O dönemin tarihsel gerçekliği, bugün bana Kürtler ile mevcut siyasal iktidarın "İmralı süreci" diye nitelendirdikleri görüşmelerinin neleri içerip içermediğini hatırlattı. ünkü yüz yıl önce Ermeni meselesinde sahnelenen oyunun izleri, bugün Kürtler üzerinden başka bir sahnede yeniden canlandırılmak isteniyor gibi görünüyor.
O zamanlar, İttihatçı iktidar "anlaşma"yı başaramadı, Almanların baskısıyla Birinci Dünya Savaşı'na katılmak zorunda olduğu gibi, gene onlarla ittifak kurarak bu "tehcir" kararını çıkarmak zorunda kaldı.
Hızla çöküşe giden imparatorluk komitacılık zihniyetiyle bile olsa, kurtulamadı. Kuşkusuz Dr. Bahaeddin Şakir önemli bir siyasi figürdü. Akıbeti bunun da bir göstergesi...
Taşnak Partisi'nin "büyük Ermenistan" düşü; yani Rusya Ermenileri ile Osmanlı vatandaşı Ermenileri birleştirme siyaseti "tehcir" kararında etkili olmuştur bence. Bugün, "Hangi Kürtler" sorusunu sorduğumuzda; sanki benzer bir durumla karşılaşıyoruz ve tarihin sayfalarına yaslanarak konuşursak bazen özne bazen de araçların değiştiği gerçeğini görüyoruz. Kısacası, dünün emperyalist güçleri Anadolu'daki Ermenilerle ilgili öyle istemişlerdi; bugün de bu isteniyor: yani İran/ Irak/Suriye ve Türkiye Kürtlerini birleştirmek.
İşte "Yeni Türkiye" dedikleri, yani o "Büyük Ortadoğu Projesi", "Arap Baharı" safsatasıyla başlatılan adım nihai noktaya getirilmek istenmektedir.
"Suriye'de işimiz aslında yeni başlıyor" diyen Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, hâlâ hamaset yapmakta ve bu konudaki düşüncelerini şöyle açıklamakta:
"Günümüzün diplomat profili, muhtelif alanlarda stratejik hâkimiyet gerektirmektedir. Bir başka deyişle, günümüz dünyasında diplomat esasen çok yönlü bir stratejist olmak durumundadır. Bu anlayışla, uzun erimli ve vizyoner bir bakış açısıyla dünyayı okuma pratiği geliştirmek zorundayız." (*)
Ahmet Davutoğlu'nun ipe sapa gelmez "stratejik derinlik" savının yeniden okunmasıdır bu.
Öyle ki sayın Fidan şunu da söyleyebilmektedir: "360 derece perspektifiyle yürüttüğümüz dış politikamız, işte bu güçlü vizyonun hem mimarı hem de taşıyıcısıdır."
Önünde durmakta olan ve kendi ülkesine ait en güncel siyasi ve ekonomik sorunları görmezden gelerek "360 derece dönüp durmak" ironik olduğu kadar trajik.
Hele hele şu günlerde bir "Suriye harekâtı" gündemdeyse Hakan Fidan'a, o "vizyoner" duruş için şunu da sormalı:
"Bu vizyonerlik hangi Kürtleri içeriyor"
Evet, Attilâ İlhan sorsaydı bu soruyu, bilmem sayın dışişleri bakanımız nasıl yanıtlardı acaba

12