Sözü söze ulamadık.
Teselli yumağının düğümlerini beyhude çözmeye uğraşmadık.
Dışarda yağmur yağıyordu. Ben yürümekten bitkin, o günlerdir devam eden taziye ziyaretlerinden yorgun...
Birbirimizi kapının eşiğinde, yorgunluğun deminde bulduk.
Öyle ansızın karşılaşınca haftalar sonra açık denizde kara parçası görmüş denizci misali, bu rastlantıyı nimet bilip şükrünü eda etmek üzere karşı karşıya oturup öylece sustuk...
Bazen insanın dışı susarken içi konuşur. Öyle bir konuşur ki muhatabınızın bu iç sesleri, birbirini bastırmaya çalışan farklı frekansları duyduğunu zannederek endişeye kapılırsınız. Çoğunlukla insanın içi ile dışı bir kumaşın tersi ile yüzü gibidir. Ama bazen tersi de yüzü de aynı olan "temiz" kumaşlar, neresi düzü neresi tersi olduğu anlaşılmayan kilimler de çıkar karşınıza.
Biz şu an, cam kenarında karşı karşıya oturmuş yarım asrı aşmış aşinalığın verdiği yakınlıkla zamanı üzerimizde ne bir yük gibi hissediyorduk ne içinde yüzdüğümüz bir nehir gibi. Kendimizi bu dünyada unutmanın, parantez içine almanın temrinini yapıyorduk bir arada ve sesiz. Öğrenmiştik, sessizlik bir dostun yanında tadıldığında yalınlığın berraklığını kuşanır.
İlk gençlik yıllarımızda, "zamanın mahluk" olduğunu öğrendiğimiz o zor yıllarda, zamana dair ne kadar çok cümle kurarsak sanki zamanı o kadar tanımlayabilir, tamamlayabilir, zamanın zekâtını verebilirmişiz gibi gelirdi. O zor yıllarda "zamanın zekâtını verme" bahsi hiç peşimizi bırakmazdı. Babaannesi ne zaman bizi "eli boş, gönlü hoş" yakalasa "Ne böyle dul kadınlar gibi eliniz koynunuzda oturursunuz, zamanın zekâtını verme vakti! DE HAYDAH!" diye azarlardı.
Zamanın zekâtı... Zamanın zekâtını vermek ne zor bir bahistir. Babaanne için çocuklar zamanın zekâtını oynayarak, gençler el işi ve ev işi yaparak, gelinler hizmet ederek verirdi.
Okunan kitaplar, zamanın zekâtına dahil değildi. "Ben bilmem, ne okudunuz, ne kadar okudunuz Ama işlediğiniz işi görürüm. Bakarım, az mıdır, çok mudur Temiz midir, kirli midir Titizlikle mi yapılmıştır, baştan savma mı"
Hayatımıza henüz televizyonların girmediği, o gündüzün gündüz, gecenin gece olduğu yıllarda sabah kahveleri, öğleden sonra oturmaları ve akşam ziyaretleri vardı. Sabah oturmaları kapı komşuya, ayıklanacak sebzeler, katlanacak çamaşırlar eşliğinde, öğleden sonra ve akşam oturmaları danteller eşliğinde olurdu.
Katlanılacak çamaşırlar deyince birkaç cümle kurmak şarttır. Nevresimlerin henüz hayatımıza dahil olmadığı, sanatkârane dikişlerle nakışlanmış, saten yüzlü, yorgancı elinden çıkmış yorganların altına çarşaf serilir çarşaf yorgana, yorganı çerçeve içine alacak şekilde "yorgan kaplama" tabir edilen dikiş ile dikilirdi. Henüz evlerde merdaneli çamaşır makinesinin bile olmadığı, çamaşırların çapı bir metre olan metal leğenlerde yıkandığı, bahçelerde kurutulduğu, kimin çamaşırı daha beyaz yarışının her daim yürürlükte olduğu vakitlerde, çarşaflar iki kişi tarafından karşılıklı çekiştirilerek katlanır, buna da "el ütüsü" yapmak denirdi.

29