Yazar, Kâbe'de karşılaştığı engelli bir mümin aracılığıyla ellerin sadece fiziki araç değil, huzur ve iç barışın simgesi olduğunu keşfeder. Thoreau'dan dervişlere kadar tarih boyunca ritim inşası üzerinden kişinin kendi huzurunu bulmasının önemini vurgularken, modern dijital kültürde ellerimizle ne ürettiğimizi sorgularken sorması gerekir: Ekran başında harcanan saatlerin ardından geriye kalan mirasımız ne olacaktır?
I-
Filmlerde, romanlarda karşılaşma anlarına tanık oluruz. Biyografilerde "O şahsı tanımasaydım belki de o düştüğüm çukurdan hiç çıkamazdım." cümlelerine rastlar, öyle biriyle karşılaşmanın hayalini kurar, içimizdeki çoraklığı henüz karşılaşmamış olduğumuz o kişinin yokluğuna bağlarız. Bir şey olsun diye bekleriz. Oysa pek çok şey olur. Ne ki görmeyiz. Beklemenin hasadı kalbe atılan tohum ile ilgilidir. Tohumsuz hasat olmaz. Tohumu kendimiz atmayız. Bazen en yakınlarımız atar ama tohum olduğunu anlamayız. Anlamadığımız için bakımını yapmayız.
Babam dünyadan giderayak benim kalbime "el bahsi"nin tohumunu ekti. Onun
terk-i dünya etmesinden 16 gün sonra kızımla beraber umreye gittik. 2003 yılında Hac farizamı yerine getirmek nasip oldu. Ancak umre konusunda içimdeki vesvese nasibimin yolunu kesti. Annesi arkadaşım umrede iken vefat etti. Merhum Türkan Hanım teyzeyi çok severdim. Kızı çok şükür cenazesine yetişti. Ama ben umrede acı haber alma, cenazeye yetişememe korkusunu vesvese edip içimde büyüttüğümü çok geç fark ettim.
Her şey nasibi ile, her nasip kendi vakti saati içinde...
Aşırı kalabalık sebebiyle ilk tavafımızı ikinci katta yaptık. Kızım "Yorulduysan seni tekerlekli sandalyede tavaf ettirebilirim" dedi, etrafta tekerlekli sandalye ile tavaf edenleri göstererek. Ne çok tekerlekli sandalye ve ne çok bu hizmeti yapan görevli var diye düşünürken... Bir an. Anın içinde an. Anın içinde hiç solmayacak o sahne. Beni titreten, gözümün önünden gitmeyen o görüntü.
Ellerini kürek gibi kullanan, kalabalığın içinde adeta yüzer gibi süzülen o genç adam.
70-80 metre kare bir tahta parçası. Altında tekerlek yerine metal bilyeler. Üstünde 80-90 santim sadece belinden yukarısı olan genç bir adam. Ellerini kürek gibi kullanarak kalabalığın içinde yüzüyor. Herkes yürüyor ama o adeta yüzüyor. Ellerini kulaç gibi, kürek gibi kullanıyor sanki. Hacerü'l Esvet'i selamlama hizasına geldiğinde sol eli yerde, sağ elini kalbinin üstüne bastırıp sonra kaldırıyor.
O genç müminin ellerine bakarken, elleri ile bütünlenmiş varlığına bakarken babamdan bana emanet el bahsine dair zihnimde yeni bir sahne açıldı.
İhrama girdikten sonra ellerimiz sadece ibadet içindir. Bir canlıyı öldüremez, vücudumuzdan bir saç ya da kıl kopartamayız. Aksi halde kefaret ödemek zorunda kalırız. Ellerimiz varlığa koyduğumuz mesafenin başladığı ve bittiği alanı temsil eder.
Başka bir canlı varlığa, büyük ya da küçük bir böcek ya da sineğe karşı ihramlı kişinin muktedir olarak gücü parantez içine alınmıştır. Kendi vücudu üzerinde bile tasarruf sahibi değildir ihramın içinde.
Elias Canetti, Kitle ve İktidar'da el ile yok etme arasındaki bağlantıyı küçümseme üzerinden analiz eder:
"Birine seni tek elimle ezebilirim derken olası en ileri küçümsemeyi dile getiririm. Sanki şunları söylemiş olurum: Sen bir böceksin. Benim için hiçbir şey ifade etmiyorsun. Sana istediğim her şeyi yaparım ve bunun da benim için hiçbir anlamı olmaz. Sen hiç kimse için hiçbir anlam taşımıyorsun, hiç kimse fark etmeden, hiç kimse zarar görmeden yok edilebilirsin, hatta yok olman hiç kimse için fark etmez, hele benim için hiç." (s. 204)
İhramlı iken bir böceği bile öldürme hürriyetimiz elimizden alınırken Rabbimiz, şu yeryüzünde değersiz hiçbir canlı olmadığı dersini idrak etmemizi ister bizden.
II-
Tavafa başlamadan önce "Ey Rabbim! Kim bilir burada nice güzel kulların vardır, bize onları görmeyi nasip et." diye dua etmiştim. Hayatımda hiç bu kadar güzel, bu kadar mükrim insanı bir arada görmedim. Kime anlatsam şaşırıyor, öyle latif öyle güzel insanlar gördük ki. İnşaat işçisinden temizlik görevlisine, satıcısından ziyaretçisine, zamanı ve mekânı ikram eden, ille de eliyle hizmet etmeye çalışan insanlar. Kimi çantasından ikramlık çıkardı, kimi bir bileklik, kimi sandalye getirip verdi, kimi zem zem ikram etti. Mükrim kalplerin yüzlerini hatırlamıyorum, kimisinde peçe vardı, kimisinin siperlikli şapkası gözlerini kapatacak kadar eğikti. Ama hepsinin ellerini hatırladığımı aylar sonra, şimdi fark ediyorum.
El ile huzur arasındaki bağlantıyı idrak etmeye uğraşırken huzurda oluşu/duruşu yeniden düşündüm. İki el birbirinin üstünde. İki el birbirine mukayyet olarak sükuna ermeği murat ettiğini, teslim olduğunu ifade ediyor. Ama düşmana teslim olurken havaya kaldırılmış eller gibi birbirinden ayrı değil. Yavaşça iki yana salınmış ya da göğüs hizasında birleşmiş olarak duruyor. "Huzurun elleri".

16