Bu köşenin daimî okuyucuları otuz yıldır yazılarımı hangi açıdan yazdığımı biliyor. Gençler ve ilk defa bendenizin bir yazısını okuyacaklar için şunu söylememe müsaade edin lütfen: Hayata dair büyük cümleler, büyük genellemeler yapmaktan itina ile uzak dururum. Gündelik hayatın izinde, gündelik hayatın zaman ve mekân örgütlenmesi etrafında, dönemleri kavramaya, anlamaya çalışırım. Bu anlamda, ambardan alınan bir buğday tanesinin ambarı temsil etme gücüne sahip olduğunu düşünen tarihçilerin ekolüne kendimi yakın hissederim
Nitekim geçen hafta dikkatinize sunduğum Fevzi Usta'nın hikâyesi geçim ekonomisinin hüküm sürdüğü yılları temsil açısından kıymetli bir biyografi. Pek çok açıdan kıymetli olmakla birlikte benim üzerinde durmak istediğim husus, Aristoteles'in işaret etmiş olduğu erdem ve beceri arasındaki benzerliği görünür kıldığı sahneler. Aristoteles erdem ve becerinin her ikisinin de pratik olduğunu söyler: "Yapmayı öğrenmemiz gereken şeyleri yaparak öğreniriz; örneğin, inşa ederek inşaatçı, lir çalarak lir sanatçısı oluruz. Aynı şekilde adil eylemlerde bulunarak ölçülü ve cesur eylemlerde bulunarak cesur oluruz."
Fevzi meslek edindirme kursunda demircilik için uygun görülür. Lakin Fevzi kirli paslı demirciliği sevmez,daha temiz bir zanaat öğrenmek ister. Ustasının cevabı"Bak terziye, boynu bükülecek, eğilirken sararıp göçecek. Demirci adam öyle mi ya! Hep çalışacaksın, vücudun dipdiri kalacak, güçlü kuvvatlı olacaksın."
Tarım toplumunda erkeklerin kas gücü önemli. Kas gücüne dayanarak ortaya koydukları işler onları toplum içinde öne çıkaran, itibar sahibi olmalarını sağlayan biyolojik sermayeleri.
Kursiyer Fevzi'nin öğretmen/ustasının bu sözüne inanmasını sağlayan nedir Her ne kadar Fevzi iki yıllık bir kursiyer olarak bir eğitim kurumun içinde olsa da bir zanaat öğrenmektedir. Yani teorikolarak öğrendiğini pratik olarak uygulamaktadır. Teori-pratik birlikteliği önemli. Hâl böyle olunca öğrenen kişi, yani usta çırak ilişkisindeki çırak, ustam dediği kişinin doğru bildiğine, doğru yaptığına inanır, inanmak zorundadır. Onun bu inancını besleyen, ustanın yaptığı işlerde ortaya koyduğu işçiliği, bu işçiliği neticesinde toplumdan gördüğü itibardır. Ustasının itibarı ileride çırağın toplumsal-kültürel sermayesine dahil olacak; "Zanaatı filan ustaya çıraklık ederek öğrenmiştir" cümlesi, takdir belgesi gibi dilden dile aktarılacaktır.
Geçen hafta beş çocuğuna ve üç çırağa yemek yapan, çırakların kara yağlı elbiselerini yıkayan, onları çocuklarından ayrı tutmayanUsta'nın karısı Fahriye Ana'yı hürmet ve vefa ile anan Fevzi Usta'nın duygularını aktarmıştık. İstisnaları olmakla birlikte bu özellik dönemin ruhunu yansıtır. Nitekim Richard SennettZanaatkâradlı eserinde Orta Çağ'da atölyenin zanaatkârın yuvası olduğundan bahsederek bütün çalışanların atölyede yiyip içtiklerini ve orada uyuduklarını anlatır. Usta, çıraklarının üstünde ebeveyn otoritesine sahiptir:
"Bütün orta çağ loncaları aile hiyerarşisi üzerinde yükselirdi; ancak bunların kan bağına sahip olması zorunlu değildi. Usta zanaatkar, akrabası olmasa bile kendi altındaki kalfalar ve çıraklar karşısında yasal bakımdan ebeveyn statüsüne sahipti. Bir baba,kendi oğullarını usta zanaatkara teslim ederken onu baba vekili tayin eder ve özellikle de yanlış davranışlar karşısında kendisinin fiziksel şiddet uygulama hakkını da ona devrederdi."(s.87)
Klasik eğitimde öğretenin öğrenen üzerindeki otoritesi sorgulanamaz bir hüviyete sahipti.

44