Saatler, hayaller, imajlar...

Son yazımı burada Ekim 2025'te yayınlamıştım. Aradan günler, haftalar, aylar geçti. Takvimde yıl değişti. Bunca fasıladan sonra tekrar merhaba demek için zamanın izi üzerinden gideyim dedim.

Zamanı idrak edenlerden misiniz Ya da geçip giden zamanın ardından hayıflanan-lardan mı

Zamanı tadanlardan mısınız Zamanı tatmak, anın farkına varmak için gözlerini kapatıp içine bakanlardan mısınız mesela Ya da zamanı bir yük gibi hissedip, onun nasıl öldürüleceğine bir türlü karar veremeyişin can sıkıntısı ile huysuzlananlardan mı

Zamanınızı ölçer misiniz mesela Zaman nasıl ölçülür diyorsunuz. Bizi birbirimize yakın eyleyen ya da birbirimize uzak kılan zamanı ölçme biçimlerimizdir. Bazıları zamanı statü sembolleri ile ölçer bazıları emek yoğun işlerle.

Emek ile statünün birleştiği "zaman ölçeği" olarak saatler üzerinden gidelim o vakit.

Tophane-i Amire 'de Mehmet Çebi'nin yıllardır biriktirdiği cep saatleri koleksiyonu sergileniyor. Saatin kendisinden ziyade hikâyesine, zamanın idrak edilme meselesine zihnini yormuş biri olarak, önce sergi defterine yazılanları okudum. Yorumları kabaca ikiye ayırmak mümkün. Koleksiyoner Mehmet Çebi'yi tanıyan, yaptığı işleri bilenler ve bilmeyenler olarak. Tanıyanlar iltifatlarını dile getirip sergideki paha biçilmez cep saatlerini nazara verirken tanımayanlar böyle bir sergi ile karşılaşmaktan duydukları memnuniyeti dile getiriyordu daha ziyade. Serginin sunumu ile ilgili olarak serginin İngilizce metinler eşliğinde nazara verilişini HAYRET nidalarıyla karşılayan ziyaretçinin cümleleri özellikle dikkatimi çekti. Esasında bu cümleleri yazan, muhtemelen anlatılmakta olan hikâyeden mahrum kaldığı için ve Türkiye'de sergilenen bir koleksiyonun Türkçeden esirgenmiş olmasına esef ediyordu haklı olarak. Sergi, sunulan objeleri hikâyesiyle sunan bir sergi değil. Oysa böyle bir sergi, edebî metinlerdeki saat tasvirlerine de yer vererek çok daha çarpıcı bir şekilde hazırlanabilirdi. Objeler, kuru tarihi bilgilerden ziyade hikâyeleri ile alımlanıp değerlenir.

Bir objenin tarihî değerinin nasıl alımlanıp ispat edildiğine dair sizinle bir romanın satırları üzerinden ilerleyelim. Philip K. Dick'inYüksek Şatodaki Adamromanı üzerinden. Daha sonra bu roman hakkında konuşacağımızı vadederek koleksiyoncuların obje ve hikâyesi üzerinde neden itina ile durduklarını dikkatinize sunuyorum:

"Bütün bu tarihsellik meselesi saçmalıktan ibaret. Bu Japonlar zırdeli. Kanıtlayacağım." Ayağa kalkıp aceleyle çalışma odasına girdi ve hemen iki çakmakla geri dönüp onları sehpanın üzerine koydu. "Şunlara bak, aynı görünüyorlar değil mi Peki şimdi dinle. Birinde tarihsellik var." Kıza sırıttı. "Onları eline al. Haydi. Biri koleksiyon piyasasında ... Eee, kırk elli bin dolar ediyor."Kız iki çakmağı da dikkatle eline alıp inceledi. Wyndam-Matson "Hissetmiyor musun diyerek kızla dalga geçti "Tarihselliği Tarihsellik nedir" dedi kız. "Bir şeyin tarih barın dırmasıdır. Dinle, şu iki Zippo çakmaktan biri öldürüldüğü sırada Franklin D. Roosevelt'in cebindeydi. Diğeri ise değildi. Birinde tarihsellik var, hem de epeyce. Olabildiğince fazla. Diğerinde ise hiçbir şey yok. Hissedebiliyor musun" Kızı dürttü. "Hissedemezsin. Hangisinin hangisi olduğunu ayırt edemezsin. O çakmağın etrafında 'mistik', "plazmik bir varlık', 'aura' yok". Kız huşu içinde "Vay be!" dedi "Bu gerçekten doğru mu O gün bunlardan biri Roosevelt'in yanında mıydı

"Elbette. Ve ben onun o gün onun yanında taşıdığı çakmağın hangisi olduğunu biliyorum. Ne demek istediğimi anlıyorsundur. Bu iş büyük bir dolandırıcılıktan başka bir şey değil; kendi kendilerini dolandırıyorlar. Demek istediğim bir tabanca Meuse-Argonne gibi büyük bir muharebede rol oynar ve yine de hiçbir şekilde değişmiş değildir, sen gerçeği bilmiyorsan tabii. Her şey buradadır." Wyndam-Matson başına tık tık vurdu. "Zihinde, tabancada değil. Ben eskiden koleksiyoncuydum aslında, bu işe böyle girdim. Pul koleksiyonu yapıyordum. Eski İngiliz kolilerinin pullarını topluyordum."