Yazar, Mescid-i Nebevi'deki karşılaştığı Hatice ve Sevdenur gibi karakterler üzerinden, modern müslüman dünyadaki maneviyat ile materyalliğin çatışmasını; halk arasında doğal gönül bağı varken, dildeki ortak paydanın Arapça değil İngilizce olmasının ironisini gösteriyor. Farklı coğrafyalardan gelen insanları dinsel ortak payda yerine tüketim kültürü ve teknoloji bağlıyor, böylelikle ümmet bilinci ile modern yalnızlık arasında sıkışan ruh hali ortaya konuyor. Maneviyatın yoğun yaşandığı bir mekanda bile, otelde açık büfede başkasının tabağına bakmaktan çekinen ziyaretçilerin davranışları yazarın temel iddiasını desteklemiyor mu?
Günlerden cuma. Mescid-i Nebevi'de öğlen namazı için bekliyoruz. Türkiye'de düzenli olarak cuma namazı kılmadığımız için nasıl kılacağımızı istişare ediyoruz. İmama nasıl uyacağımızı, nasıl takip edeceğimizi konuşuyoruz.
O esnada sonradan adının Sevdenur olduğunu öğreneceğim, ailesi ile Kütahya'dan gelmiş, henüz altıncı sınıf öğrencisi olan genç kız, küçük çocuklara balon dağıtıyor. Birden havada ay yıldızlı kırmızı balonlar uçuşuyor.
Hicaz toprakları herkesin birbirine ikram etmek için buluştuğu bir yer. Bir küçük çocuğu sevindirmek için gönüller seferber. Henüz çocukluktan çıkmış belki de çıkmamış Sevdenur, Kütahya'dan balonlar getirmiş, buradaki çocukları sevindirmek için. Sevinsinler ve ellerini birbirine çırpsınlar diye.
Sevdenur'un annesi Tuba Hanım 18 yaşında evlenmiş. "Biz buraya Sevdenur'un duaları ile kavuştuk" diyor. Mekke'den Medine'ye taksi tutarak gelmişler. Kütahya'dan Mekke'ye de tur ile değil dört kişilik aile olarak müstakil gelmişler.
Sevdenur'un dağıttığı balonların uçuş istikametini takip ederken uzaktan bir hanımın ellerini gözlerine siper etmiş olarak etrafına bakışı dikkatimi çekiyor. Bir elinde sandalyesi, aradığını bulma gayreti içinde ağır adımlarla yürüyor. Yol arkadaşlarından ayrı düşmek yol bilmez iz bilmezler için en büyük korku. Herkes çocuklaşıyor bu korku ile. Turlar, insanlar birbirini kolay bulsun diye kafileleri için işaretler belirlemiş. Kimisinin sırtında yelekler var, yeleğin sırtında Uzbekistan yazıyor; kimisinin başında aynı takkeler ve başörtüler var. Bir de THY'nin dağıttığı sırt çantaları var. THY ile Hicaz topraklarına vasıl olmuş her yolcunun sırtında bu çantaları görmek mümkün. Sırt çantasını gören, kendi ülkesinden bir vatandaş yavaşça sırtına dokunuyor ama gönül gönülü biliyor da dil dili bilemiyor. İşte o zaman eller konuşuyor. Ama herkesin eli aynı maharetle konuşamıyor elbet.
Bir taraftan Kütahyalı Tuba Hanımla konuşurken bir taraftan kadınlar arasında yoldaşını bulmaya gayret eden kadını takip ediyorum. Bize doğru geliyor. Sandalyesini açıp otururken "Türkiye" diyor. Başımızı sallıyoruz. Ardından "İstanbul" diyor. Yine evet anlamında başımızı sallıyoruz.
İstanbul adını duyar duymaz tek tek kelimelerle iletişim kurmaktan vazgeçiyor.
"Yoksa Zeytinburnu..."
"Hayır, Maltepe."
"Maltepe'yi bilirim."
Türk müsün diye sormak abes kaçacak. Hiç aksansız su gibi konuşan birisine Türk müsün diye sorulmaz, "Burada mı yaşıyorsun" diye soruyoruz.
"Evvelinde İstanbul'da yaşardık. Beş altı yıldır burada yaşıyorum. Çocuklarımı orada büyüttüm, okuttum, oğlumun birisi orada hafız çıktı."
Adının Hatice olduğunu öğrendiğimiz, ümmet bilincini vücudunun bütün hücrelerinde hisseden 70'ine merdiven dayamış bu hanımı dinlerken dirayet ve feraset bahsini düşünüyorum.
Sohbetin cümleleri birbirinin içinden geçerken ve her cümle ardı sıra pek çok duyguyu sürüklerken bir hanım minik paketlerin içinde Özbekistan'dan getirmiş olduğu kuruyemiş paketini dağıtıyor. Hatice Hanım, "Bunların çok cevizi olur" diye bize Özbekistan hakkında bilgi vermeye başlıyor.
"Özbekistan'da bulundunuz mu"
"Yok bulunmadım ama onların dilini yüzde otuz anlıyorum. Ama şunlar ile ..."
Şunlar ile dediği Asyalılar. Hintli, Pakistanlı, Malay, Endonezyalı olanlar.
Hatice Hanım'ın yüzündeki hüznü, biraz önce kimi aradığını öğrenebilecek miyim
Onu dinlerken söylediklerini kaçırmış ellerine odaklanmıştım. Elleri hep dua eder gibi. Ya dizinin üstünde ya avuçları yukarı açık. Ya da konuşmasına ara verip hızlı hızlı tespihini çekiyor.
Konuşmanın kaçırdığım kısmını sökülmekte olan bir kazağın ilmeğini yakalar gibi yakaladım Özal adını duyar duymaz.
"Beyim Özal zamanı kaçtı. Sonra da iki çocuğum ile ben gittim İstanbul'a o zaman biraz daha mümkündü. Şimdi artık çok zor. Yine de bir umut toprağımdan, ocağımdan biri gelmiş midir geride bıraktıklarımdan, kardeşlerimden bir haber alır mıyım diye tek tek bakarım yüzlere. Anamın babamın öldüğünü yıllar sonra öğrendim."

21