Kaybettiğim dengemi bulmak üzere yürüdüm... Yürüdüm...

Yürüdükçe yürüdüm. Adımlarımın izi kaldırımlarda değil zihnime nakışlanıyordu. Her bir nesneyi, ağacı, insanı, esnafı ve duvar yazılarını görmek üzere itina ile ve esirgeyerek yürüdüm. Yürüdükçe daha önce hiç dikkat etmediğim şeyleri görüyor, gördükçe sırtımdaki gömleklerden birinden daha kurtuluyordum.

Yıllar önce almış olduğum "Görmenin Fenomonolojisi" dersi geldi aklıma. Derse kaydımı yaptırmış, not tutmuş, sınava girmiştim. Öylece kalmıştı o notlar. Zihnimde hiç dolaşıma girmeden, hayatıma karışmadan, bakışımı başkalaştırmadan.

Görmenin Fenomonolojisi nedir, diye sorsalar arama motorundan bakmaya kalkardım.

Derste ne öğrendiğimizi ya da neden öğrenemediğimizi dert edinmeden hocanın adını felsefecilerin ne kadar hayattan kopuk olduğunu örneklendirmek üzere anardık. Her şeyin sonuna fenomonoloji ilave edip gülerdik. Taşın fenomonolojisi. Çöpün fenomonolojisi.

Hoca hayattan hiç kopuk değilmiş. Hayatın tam ortasındaymış esasında. Hiç farkına varmamışız ama o bakışı, bakıştaki izi, izin kalbe değen yüzünü gerektiğinde açılmak üzere içimize yerleştirmiş işte...

Zihnimde bir plak dönüyor: Hoca tahtanın önünde, derinliği kavramaya uğraşan ama kavrayamayacağını da en başından bilen bir eda ile anlatıyor. Anlattığına değil, adamın edasına bakıyoruz:

"Her şey her şey ile kardeş olabilir. Bir şey pek çok şeyi hatırlatan olabilir. Bir boşluk bütün manaları yutabilir bazen. Bir bağ birbirinden ayrı duranları bir anda birbirine lehimleyebilir."

Nedim, "Hoca tevhidi bilseydi bambaşka biri olabilirdi" demişti. "Sen ne kadar biliyorsun ki başkalarının cehaletini ölçüp biçecek mertebede görüyorsun kendini!" demiştim. Henüz tam olarak kopmamıştık.

Kopmak...

O trajik kopuşu yaşamamış olsaydık birbirimizi indirgeme tuzağına düşmeyecek ve de körelmeyecektik. Nedim kopmamak için, arkadaşlığın zayıflayan bağlarını yeniden güçlendirmek için uzunca bir süre çaba sarf etti. Ah benim kinim. Bana dünyayı dar eden, yaşamayı ar eden kinim.

Beş yıl önce bana mektup yazmıştı. "Hangi çağdayız Nedim" deyip mektubuna cevap vermeye bile tenezzül etmemiştim. Şimdi yürürken anlıyorum ki ben Nedim'i hep kıskanmışım. Çalışkanlığını, gayretini, kavramları içselleştirmesini, öğrencileri kendine hayran bırakan yeni kavramlar inşa etmesini...

"Uydur uydur söyle" diye buruşturup atmıştım, "Bizimkisi trajik bir yanılgı ve yanılgılar düzeltilebilir" diyen mektubunu.

Birkaç ay önce mahallemizdeki kitapçının vitrininde gördüm arkadaşlıkları dillere destan o iki Fransız'ın kitabını. Onların kitabını görünce biz de böyle olabilirdik diye düşündüm. Kitabı aldım, okumadım, sadece içime oturan taş ile sayfalarını çevirdim.

Nedim "Zamanın elinden bugün bunu kurtardım" derdi eskicinin elinden kurtarılmış geçmiş zaman objelerinden birine daha kavuşmuş gibi. Çektiği bir fotoğraf, bir hatıratta karşısına çıkan bir cümle, kimselerin yüzüne bakmadığı bir kitabı sahiplenme, yeni bir ayakkabı tamircisi ile tanışma...

Nedim saatlerce yürür, yürüdüğü yerlerde karşısına çıkan tamirciler ile uzun uzun sohbet ederdi. Tamircilerle derinlemesine röportajlar yapacak, "kapitalizme karşı zamanın son kahramanları" diye bir kitap yazacaktı. Trajik kopuşu yaşamadan önce şehrin ayakkabı tamircilerinin kaydını tutuyordu.

Nedim'i çok özlüyorum. Ama gündeki Nedim'i değil. Dündeki Nedim'i, dündeki Ahmet'i çok özlüyorum.

Şimdi yanımda Nedim olsaydı, gördüklerimizi birbirine yoldaş etseydik.

Şu bina, dışardan metruk gibi duran ama balkonundaki çamaşırlar ile yaşayan bina.

Cam ile pervaz arasında neredeyse trenlerin geçeceği kadar boşluk olan, zeminden çatıya kadar her sathı sarmaşıkların istila ettiği bina... Binanın terk edilmişliği ile ipte salınan çamaşırların çivit beyazı ile parlayan görkemi.

Çamaşırlar, dünyanın bütün tezatları sıralamaya sokulsa birinciliği açık ara kazanacak bir parlaklıkla salınıyor.

Duvarlar dökülüyor, çamaşırlar beyaz.

Pencere pervazları kararmış, çamaşırlar beyaz.

Camlar kırık ve bakımsız, çamaşırlar beyaz.

Duvarlar ile çamaşırlar arasındaki tezada duvara yazılmış bir şiir eşlik ediyor. Bu şiiri bilen, bilip de duvara yazan birisi burada ne yapıyor

Atakan cevabı müşkül her soruyu "Etkileşim almak için hocam" diye cevaplıyor. Sanki yanımda Atakan varmış ve sorumu etkileşim almak için diye cevaplamışçasına etki ve tepki dengesi kurdum şiir üzerinden.

Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden.

İnanırdım saadetli yolculuklara.

Adalar var zannederdim güneşli, mavi, dertsiz.

Bütün hızımla koşardım dalgalara.

O zaman beni görseydiniz.

Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden.

Beni o zaman görseydiniz

Siz de gelirdiniz peşimden.

Ama şimdi şu akşam saatinde

Son liman kendim, bu döndüğüm,

Bilmiş, bulmuş, anlamış.

Hatırımda, bir vakitler güldüğüm.

Yoluna can serdiğim o kaçış.

Şimdi, şu akşam saatinde