"Sürü" Psikolojisinden "Ümmet" Bilincine!

"Varlık anlayışlarını kaybeden toplumlar kaybolmuş milletlerdir."

Bir toplumun gerçek gücü, meydanlarını dolduran kalabalıkların sayısıyla değil; o kalabalıkların içinde vicdanını, aklını ve iradesini koruyabilen insanların varlığıyla ölçülür. Çünkü kalabalık her zaman toplum değildir. Aynı sloganı tekrarlamak, aynı kişiyi alkışlamak veya aynı öfkenin içinde birleşmek, insanları görünüşte birbirine yaklaştırsa da onları hakikat etrafında bir araya getirmeyebilir. Bazen insanların en fazla yan yana geldiği zamanlar, birbirlerinden ve hatta kendi hakikatlerinden en fazla uzaklaştıkları zamanlardır.

İslam düşüncesinde insan, iradesini bir başkasına teslim ederek değer kazanan bir varlık değildir. İnsan, Allah'ın kendisine verdiği akıl, vicdan ve sorumluluk sebebiyle kıymetlidir. Kur'an'ın insana sürekli düşünmeyi, ibret almayı, araştırmayı ve hak ile bâtılı ayırmayı öğütlemesi tesadüf değildir. Zira düşünmeyen insan, sadece bilgisiz kalmaz; iradesini de zamanla başkalarının yönetimine bırakır. Kendi zihnini kullanmayan kişi, farkında olmadan kendisine sunulan düşüncelerin taşıyıcısına dönüşür.

Bu sebeple nutukların gösterişli olması, onların hakikati taşıdığı anlamına gelmez. Söz, insanı hakikate götürebileceği gibi hakikatten uzaklaştırmak için de kullanılabilir. Hak söz, insanın aklını uyandırır; demagoji ise duygularını kışkırtarak aklını devre dışı bırakır. Hakikat insanı sorumlu kılar, sahte söylem ise ona sorumluluklarını unutturacak düşmanlar ve kahramanlar üretir. İnsan, kendi yanlışlarını sorgulamak yerine bütün kötülüklerin kaynağını karşı tarafta görmeye başladığında, artık düşünmekten çok yönlendirilmeye uygun hâle gelmiştir.

Demagog, insanın eksikliklerini tedavi etmez; o eksiklikleri kullanır. Bilgisizliği azaltmaz, bilgisizliğin üzerine korku inşa eder. Ahlakı yükseltmez, öfkeye kutsallık kazandırır. Toplumun meselelerini çözmez, çözüm görüntüsü veren sloganlarla halkın muhakeme kabiliyetini uyuşturur. Bu yüzden eğitimsiz toplumların demagogları, demagogların ise diktatörleri doğurduğu söylenebilir. Buradaki eğitim, yalnızca okulda alınan bilgi değildir. Asıl eğitim; insanın doğru ile yanlışı, adalet ile çıkarı, hakikat ile propagandayı ayırt edebilme yeteneğidir.

İslam geleneği, bilgi ile ahlakı birbirinden ayırmamıştır. Bilgi, insanı hakikate ve iyiliğe götürmüyorsa yalnızca zihinsel bir kuvvet hâline gelir. Ahlaktan kopmuş bilgi, sahibini bilge değil, tehlikeli yapabilir. İmam Gazâlî'nin ilmi kalbin arınmasından bağımsız düşünmemesi, Fârâbî'nin erdemli toplumu yalnızca yönetim tekniğiyle değil faziletle açıklaması ve İbn Haldun'un toplumların yükselişini ve çöküşünü ahlak, dayanışma, üretim ve yönetim ilişkileri üzerinden okuması bu sebepledir. İslam medeniyetinde ilim, yalnızca bir şeyleri bilmek değil; bilginin insanda nasıl bir ahlak, adalet ve sorumluluk meydana getirdiğini sorgulamaktır.

Bugünün insanı ise tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar fazla bilgiye ulaşmakta, fakat ulaştığı bilgiyi hikmete dönüştürmekte zorlanmaktadır. Bilgi çoğalırken anlayış daralmakta, iletişim hızlanırken insanlar birbirini daha az duymaktadır. Herkes konuşmakta, fakat çok az kişi dinlemektedir. Herkes görünmek istemekte, fakat çok az kişi gerçekten görülmeyi hak edecek bir şahsiyet inşa etmektedir. Sosyalleşme adı altında kurulan yeni düzen, insanları birbirine yaklaştırmaktan çok aynı arzuların, aynı korkuların ve aynı tüketim biçimlerinin içine hapsetmektedir.

Sürüleşme, insanların bir arada bulunması değildir. Sürüleşme, insanların birbirlerine benzeme baskısı altında kendi akıllarından, vicdanlarından ve özgünlüklerinden vazgeçmesidir. Bir toplumun üyeleri aynı elbiseleri giyebilir, aynı ürünleri tüketebilir, aynı insanları takip edebilir ve aynı gündemlere öfkelenebilir. Fakat bu birliktelik, onların ortak bir bilinç ve ahlak oluşturduğu anlamına gelmez. İslam'ın "ümmet" fikri ile modern kitle kültürünün "sürü" anlayışı arasındaki temel fark burada ortaya çıkar. Ümmet, şahsiyetini kaybetmiş bireylerden oluşmaz. Aksine ümmet; farklı yeteneklere, mesleklere ve düşünme biçimlerine sahip insanların adalet, merhamet ve hakikat etrafında bilinçli biçimde birleşmesidir.

Sürüde itaat korkuya dayanır; ümmette bağlılık hakikate dayanır. Sürü, liderinin arzusunu doğru kabul eder; ümmet ise liderini de adalet ölçüsüyle değerlendirir. Sürüde soru sormak ihanet sayılır; ümmette istişare, emanetin bir gereğidir. Sürü, hatayı kalabalığın arkasına saklar; ümmet, herkesin kendi amelinden sorumlu olduğunu bilir.

Bu nedenle bir toplumun bilinçli vekillerden önce bilinçli seçmenlere ihtiyacı vardır. Çünkü yöneticiler, çoğu zaman toplumların dışarıdan başına gelen yabancı varlıklar değil, o toplumların değerlerinin ve zaaflarının siyasi alandaki görüntüleridir. Bir toplum liyakatten önce yakınlığı, adaletten önce menfaati, doğruluktan önce aidiyeti tercih ediyorsa; yöneticilerinden yalnızca erdem beklemesi bir çelişkidir. Sandık, insanın ahlaki sorumluluğunu ortadan kaldırmaz; aksine onu görünür hâle getirir. Oy vermek yalnızca siyasi bir tercih değil, aynı zamanda bir şahitliktir. Kişi, kime ve hangi anlayışa yetki verdiğinin sorumluluğunu taşır.

Gerçek özgürlük de yalnızca bir iktidarın değişmesi değildir. Tarih boyunca nice devrim, eski zincirleri kırarken yeni zincirler üretmiştir. Bir zalimin yerine başka bir zalimin geçmesi, isimlerin ve bayrakların değişmesi fakat insanın yine korku ve itaat düzeni içinde kalması mümkündür. Bu sebeple kalıcı inkılaplar önce insanın zihninde ve kalbinde gerçekleşir. Kendi hırsının, korkusunun, öfkesinin ve taklitçiliğinin esiri olan insan, siyasi olarak özgür görünse bile hakikatte özgür değildir.

İslam düşüncesinde en büyük özgürleşme, insanın kullara kulluktan kurtulup yalnız Allah'a kul olmasıdır. Bu kulluk, insanı küçülten değil; onu sahte otoriteler karşısında ayağa kaldıran bir kulluktur. Yalnız Allah'ın önünde eğilen insan, gücün, servetin, makamın ve kalabalığın önünde kişiliğini satmamalıdır. Tevhid, yalnızca Allah'ın birliğine inanmak değil; hayatın merkezinde Allah'tan başka hiçbir mutlak güç kabul etmemektir. Böyle bir bilinç, insanı hem tiranlara hem de kendi nefsinin diktatörlüğüne karşı özgürleştirir.

Ne var ki özgürlük, yalnızca dış baskılardan kurtulmak değildir; insanın kendi arzusunu sınırsızlaştırması da özgürlük sayılamaz. Her istediğini yapmak, çoğu zaman insanın iradesine değil, nefsine esir olmasıdır. Gerçek hürriyet, insanın doğru bildiği şeyi yapabilme kuvvetidir. Haram ile helal arasındaki sınırı gözetmek, kul hakkından sakınmak, kazancını alın teriyle elde etmek ve güç sahibi olduğunda adaletten ayrılmamak bu hürriyetin parçalarıdır.

Ahlaki değerlerini terk eden toplumlar, yalnızca bazı geleneklerini kaybetmez; kötülüğe karşı iç savunma mekanizmalarını da kaybeder. Hukuk her yere yetişemez. Kanun, insanın her davranışını göremez. Fakat vicdan, insanın yalnız kaldığı yerde de ona şahitlik eder. Vicdanın sustuğu bir toplumda kötülüğün gerçekleşmesi için şeytanın özel bir çaba göstermesine gerek kalmaz. İnsan, hırsı, kıskançlığı, şehveti ve menfaatiyle kendi kötülüğünü üretmeye başlar.

Bu çürüme ekonomide de kendisini gösterir. Ürettiğinden fazla tüketen toplum, yalnızca maddi kaynaklarını değil; bağımsızlığını, emeğe saygısını ve gelecek umudunu da tüketir. Tüketim, ihtiyaçları karşılamanın ötesine geçip kimlik inşa etmenin aracı hâline geldiğinde, insan sahip olduklarıyla değer kazanacağını zanneder. Gösteri toplumu, insanlara nasıl olmaları gerektiğini değil, nasıl görünmeleri gerektiğini öğretir. İç dünyası yoksullaşan kişi, dış görüntüsünü zenginleştirmeye çalışır. Borçla alınan eşyalar, yapay hayatlar, teşhir edilen mahremiyetler ve taklit edilen statüler, çoğu zaman insanın içindeki eksikliği saklama çabasıdır.

Oysa İslam ahlakı, insanın değerini sahip olduğu eşyada değil; taşıdığı takvada, yaptığı iyilikte ve ortaya koyduğu emekte arar. Kanaat, üretmemek veya dünyadan el çekmek değildir. Kanaat, eşyaya sahip olurken eşyanın insana sahip olmasına izin vermemektir. Ticaret yapmak, servet edinmek ve refah içinde yaşamak kötü değildir. Kötü olan, servetin insanın vicdanını satın alması; kazancın helal-haram ayrımını silmesi ve zenginliğin bir üstünlük vesilesine dönüşmesidir.

Bir toplumun varlık anlayışını kaybetmesi de bu noktada başlar. İnsan "Ben kimim, niçin yaşıyorum, hayatın anlamı nedir ve ölümden sonra ne olacaktır" sorularını terk ettiğinde, hayatını sadece tüketim, eğlence ve güç arayışıyla doldurmaya başlar. Varlığın anlamını kaybeden toplum, yönünü de kaybeder. Nereden geldiğini ve nereye gittiğini bilmeyen insan için hızın bir anlamı yoktur. Çok hızlı ilerleyebilir, fakat yanlış istikamette ilerliyorsa her adım onu hakikatten biraz daha uzaklaştırır.