Ölümü Öldürenlerin Yürüyüşü: Cihat - 1

Bir medeniyetin yükselişi, evvela insanın kendi içinde başlar. Şehirler kurulmadan önce kalpler imar edilir; ordular yola çıkmadan önce niyetler saflaşır; büyük sözler meydanlarda yankılanmadan önce, insanın iç âleminde sessiz bir hesaplaşma başlar. İslâm tarihinde ne zaman bir dirilişten söz edilse, bunun başlangıcında mutlaka görünmeyen bir ocak vardır: Bir müminin kalbinde kor hâlinde duran iman, adalet, sabır ve teslimiyet ateşi...

Cihat denildiğinde çoğu zaman insan zihni dışarıya, meydana, mücadeleye, düşmana, zafere ve yenilgiye gider. Hâlbuki cihadın ilk istikameti insanın kendi içine doğrudur. Çünkü dışarıda neyle mücadele edileceğini tayin eden şey, içeride neye teslim olunduğudur. Nefsine mağlup olmuş bir insanın Hak adına yürüyüşü, çoğu zaman kendi hırsının gölgesini büyütmekten başka bir netice vermez. Bu yüzden cihat, yalnızca yatay ufukları genişleten bir hareket değil; aynı zamanda insanın dikey derinliğini artıran ulvi bir ibadettir. Yatay yön, insanın yeryüzündeki sorumluluğudur: adaleti savunmak, zulme razı olmamak, iyiliği çoğaltmak, hakkı ayakta tutmak... Dikey yön ise insanın Allah ile kurduğu bağdır: niyetin temizliği, kalbin istikameti, sabrın asaleti, tevekkülün derinliği...

Yatay genişleme derinliksiz olursa savrulmaya dönüşür. Dikey derinlik ufuksuz kalırsa hayattan kopuk bir inzivaya hapsolur. İslâm'ın öngördüğü insan tasavvuru ise ne yalnızca iç dünyasına kapanan ne de yalnızca dış dünyanın gürültüsünde kaybolan insandır. O, secde ile meydan arasında, dua ile emek arasında, tefekkür ile aksiyon arasında bir denge kurmakla mükelleftir. Çünkü iman, yalnızca kalpte saklanan bir kanaat değil; hayatın bütün damarlarına yürüyen bir diriliş kuvvetidir.

Tarih boyunca Müslümanların büyük imtihanı, çoğu zaman güçsüzlükten ziyade ruh kaybı olmuştur. Zira bir toplum, servetini kaybedebilir, topraklarını kaybedebilir, şehirlerini kaybedebilir; fakat eğer hakikat duygusunu, izzet şuurunu ve Allah'a karşı sorumluluk bilincini kaybetmemişse yeniden ayağa kalkabilir. Ama kalplerdeki nur sönerse, saraylar ayakta olsa da medeniyet çökmüş demektir. Minareler yükselse de ezanın insan ruhunda uyandırdığı çağrı kaybolmuşsa, kalabalıklar çoğalsa da ümmet bilinci zayıflamışsa, zafer kelimesi dillerde dolaşsa da teslimiyet kalplerde yoksa orada asıl mağlubiyet başlamış demektir.

İşte bu sebeple İslâm'ın yeniden yükselişi, yalnızca strateji meselesi değildir; önce ruh meselesidir. Yalnızca kurumların, orduların, pazarların, okulların, teknolojinin veya siyasetin meselesi değildir; bütün bunların arkasında hangi insan tipinin durduğudur asıl mesele... Çünkü insan değişmeden dünya değişmez. Kalp dirilmeden medeniyet dirilmez. Bir milletin ufkunu aydınlatacak olan şey, önce birkaç insanın gönlünde sönmeyen bir ateş hâline gelir. Sonra o ateş, söz olur, ahlâk olur, ilim olur, merhamet olur, cesaret olur, adalet olur. Nihayet bir toplumu yerinden kaldıran büyük bir çağrıya dönüşür.

Bu ateş, öfkenin ateşi değildir. Bu ateş, kibirden beslenen bir üstünlük duygusu da değildir. Bu ateş, Allah rızası uğruna diri kalma, diri durma, diri yaşama ateşidir. Onu taşıyan insan, önce kendi karanlığını yakar. Kendi korkusunu, tembelliğini, dünyaya aşırı bağlılığını, nefsinin pazarlıklarını, konfor tutkusunu, bahanelerini yakar. Çünkü bir davanın taşıyıcısı olmak, evvela insanın kendi içindeki esareti kırmasıyla mümkündür. Kendi içinde köle olan, dışarıda hürriyetin sancaktarı olamaz.

"Ölmek ayrı, yenilmek ayrı..."

Bu cümle, yalnızca savaş meydanlarında değil, hayatın bütün imtihanlarında anlaşılması gereken büyük bir hakikate işaret eder. İnsan bazen hayatta kalır ama ruhen yenilir. Nefes alır ama izzetini kaybeder. Konuşur ama hakikati söyleyemez. Yaşar ama yaşadığı hayat kendisine ait değildir; korkularının, çıkarlarının, alışkanlıklarının, insanların ne diyeceği endişesinin tutsağı olmuştur. Böyle bir hayat, dışarıdan bakıldığında canlı görünse de içeriden bakıldığında ağır bir zindandır. Buna karşılık insan bazen zahiren kaybeder ama hakikatte kazanır. Çünkü onun ölçüsü yalnızca dünya hesabı değildir.

İslâm insana, hayatı ebediyetin gölgesinde okumayı öğretir. Bu bakış, ölümü arzulayan kör bir cesaret değil; ölüm korkusunun insanı hakikatten alıkoymasına izin vermeyen bir izzet anlayışıdır. Mümin için ölüm, hayatı değersiz kılan bir karanlık değil; hayatı anlamlı kılan büyük bir eşiktir. Bu yüzden ölümden korkmamak, ölümü hafife almak değildir. Bilakis hayatı, Allah'ın huzurunda hesabı verilecek kadar ciddi yaşamaktır.

Bugünün insanı çoğu zaman ölümden çok yaşamayı değil, rahatını kaybetmeyi dert eder. Aç kalmaktan, yalnız kalmaktan, dışlanmaktan, makamını yitirmekten, düzeninin bozulmasından, alıştığı konforun sarsılmasından korkar. Bu korkular büyüdükçe insan küçülür. Oysa İslâm'ın yetiştirdiği insan tipi, dünyayı elinin içinde tutar ama kalbinin içine koymaz. Malı olur ama mala ait olmaz. Makamı olur ama makamla büyülenmez. İnsanların izzetini önemser ama hakikati onların alkışına feda etmez. Böyle bir insan için asıl kayıp, dünya nimetlerinden mahrum kalmak değil; Allah katındaki değerini yitirmektir.

Tarihin büyük dönemeçlerinde öne çıkan Müslüman şahsiyetler, yalnızca bilgi sahibi oldukları için iz bırakmadılar. Onlar, bildiklerini hayatlarıyla mühürledikleri için unutulmadılar. Bedir'de, Uhud'da, Hendek'te, Kudüs'ün fethinde, Endülüs'ün ilim meclislerinde, Bağdat'ın kütüphanelerinde, Semerkant'ın medreselerinde, Anadolu'nun irfan ocaklarında aynı hakikat farklı suretlerde tecelli etti: İman, insanın içine yerleştiğinde yalnızca ibadet saatlerini değil, bütün hayatı dönüştürür.

Bir müminin secdesi ile pazardaki ahlâkı, duası ile komşusuna muamelesi, ilmi ile tevazusu, cesareti ile merhameti, davası ile edebi birbirinden ayrı değildir. Cihat da bu bütünlüğün adıdır. Kimi zaman cehalete karşı ilimle cihattır. Kimi zaman fakirliğe karşı infakla cihattır. Kimi zaman zulme karşı adaletle cihattır. Kimi zaman nefse karşı sabırla cihattır. Kimi zaman da korkuya karşı izzetle cihattır. Her hâlükârda cihat, insanın Allah'ın razı olduğu istikamette kendini aşma gayretidir.

Bu noktada Müslüman'ın en büyük yanılgılarından biri, dirilişi yalnızca büyük olaylara, büyük liderlere, büyük zaferlere bağlamasıdır. Hâlbuki her büyük dönüşüm, önce küçük ama samimi sadakatlerle başlar. Bir gencin haramdan sakınması, bir tüccarın aldatmamayı ibadet bilmesi, bir âlimin hakikati makam korkusuyla gizlememesi, bir annenin evladına izzetli bir iman terbiyesi vermesi, bir yöneticinin adaleti akrabasına bile üstün tutması, bir işçinin emeğini emanet bilmesi; bunların her biri ümmetin ruhunda açılmış birer gediktir. Diriliş, işte bu gediklerden sızan nurla başlar.

Çünkü İslâm medeniyeti yalnızca kılıçla değil, kalemle, terazinin doğruluğuyla, sözün sadakatiyle, yetimin başını okşayan elle, komşusu açken tok yatmamayı öğreten vicdanla, ilmi ibadet kabul eden zihinle, emaneti ehline vermeyi emreden adaletle yükselmiştir. Eğer bugün yeniden bir yükselişten söz edeceksek, bunu kuru hamasetle değil, bu bütünlüğü yeniden kurarak konuşmalıyız. Yalnızca geçmişin ihtişamına sığınmak, bugünün sorumluluğundan kaçmaktır. Ecdadın şerefiyle övünmek kolaydır; zor olan, o şerefi doğuran ahlâkı yeniden kuşanmaktır.

İslâm'ın yeniden yükselişi, ölümden korkanların değil, ölüm korkusunu aşarak hakikate bağlananların eliyle olacaktır. Buradaki mesele, ölümü istemek değil; hayatı Allah'a adanmış bir emanet olarak yaşamaktır. Ölümü beklemek, pasif bir bekleyiş değildir; her an hesaba hazır yaşamak demektir. Ölüme koşmak ise sorumsuzca hayatı tüketmek değil; gerektiğinde hak uğruna bedel ödemekten kaçmamaktır. Mümin, ölümü romantikleştirmez; fakat ölüm korkusunun kendisini alçaltmasına da razı olmaz. Çünkü bilir ki dünyada kalmanın değeri, hak üzere kalabildiği müddetçedir.

Bugünün Müslüman'ı için en büyük cihatlardan biri de anlamı koruma cihadıdır. Zamanımızda kelimeler yıpratılıyor, kavramlar boşaltılıyor, hakikatler pazarlanabilir görüntülere indirgeniyor. İzzet kibirle, tevazu eziklikle, sabır pasiflikle, merhamet zayıflıkla, cihat ise çoğu zaman yalnızca kaba güçle karıştırılıyor. Oysa İslâm'ın kavramları, Kur'ân'ın ve Sünnet'in terbiyesinden koparıldığında ya sertleşir ya da gevşer. Sertleştiğinde merhametini kaybeder; gevşediğinde istikametini... Bu yüzden Müslüman'ın vazifesi yalnızca kavramları savunmak değil, onları hakiki anlamlarıyla yaşamaktır.

Cihat, merhametsiz bir öfke değildir. Cihat, dünyadan kaçış değildir. Cihat, başkalarını küçük görmek değildir. Cihat, insanın kendisini Allah'ın huzurunda sorumlu bilerek ayağa kalkmasıdır. Bir zalime