"Akıl özgürleşmeden, kalp öz-ü-gürleşmez,
Kalp öz-ü-gürleştiğinde, insan köleleştirilemez!"
İnsanlık tarihi, boyunlara geçirilen demir halkaların, ayaklara vurulan ağır prangaların ve efendilerin kırbaç şaklamalarının tarihi olduğu kadar; bu somut zincirlerden kurtulup görünmez prangalarla kendi iradesini tutsak eden insanın da trajik tarihidir. İçinde bulunduğumuz bu çağ, insanın fiziksel kölelikten azat olduğu bir dönemi haber verirken, aslında tarihin en büyük ve en sinsi kölelik formunu inşa etmiştir: Kendi arzularına tapan ve bu tapınışı "özgürlük" sanan insanın trajedisi...
Bir hayvanın boynuna geçirilen zincir, onun doğasına dışarıdan yapılmış kaba bir müdahaledir; hayvan bu zinciri reddeder, çırpınır ve doğasının gereği olarak esareti kabullenmez. Oysa "tasmalı bir insan, tasmalı bir hayvandan daha aşağıdır" zira insan, aklı ve ruhuyla o tasmayı ya kendi rızasıyla boynuna geçirmiş ya da o tasmanın varlığını inkâr ederek ona boyun eğmiştir. Fiziksel bir köle, esaretinin farkındadır ve ruhunun derinliklerinde daima özgürlüğün düşünü kurar. Ancak modern dünyanın meydana getirdiği insan tipi, kendi zincirlerini cilalayan, tabiri caizse onlara âşık olan bir varlıktır. Bu durumu özetleyen acı bir gerçek karşımıza çıkar; "köleden daha fazla köle olan biri varsa, o da köleliği seven köledir." Bu köle, zincirlerinin metalden değil; hazlardan, tüketim hırsından, bitmek bilmeyen beğenilme arzusundan ve kibrinden örüldüğünün farkında bile değildir.
İslam felsefesinin köklerine indiğimizde, "hürriyet" (özgürlük) kavramının, Batı'nın anladığı şekliyle "sınırsız bir başıboşluk" olmadığını görürüz. İslam'a göre insanın yeryüzündeki temel varoluş gayesi "ubudiyet" yani kulluktur. Ancak bu kulluk, insanın insana boyun eğmesi değil; insanın, kendisini yaratan Mutlak İrade'ye teslim olarak, diğer tüm dünyevi ve beşeri otoritelerin, arzuların ve korkuların tahakkümünden kurtulmasıdır. "Kulun kula kul olduğu bu dünyada bunu özgürlük adı ile adlandıran insanlar, kula kul olmuş insanlardan daha fazla esir edilmiş birer canlıdırlar."
Tarih boyunca firavunlar, krallar ve modern dönemin sistemleri, insanları kendilerine kul etmeye çalışmıştır. İslam'ın en büyük devrimi, insanı "insanların kulu olmaktan çıkarıp, yalnızca Allah'ın kulu yapma" ülküsüdür. Çünkü Allah'a kul olmayan insan, zorunlu olarak ya başka bir insana, ya bir ideolojiye, ya paraya ya da en tehlikesi olan kendi nefsine kul olacaktır.
Günümüzde, köle gibi yaşamamak adına taassup derecesinde, adeta kutsal bir savaş verircesine "özgürlük" mücadelesine girişenlere baktığımızda şaşırtıcı bir ironiyle karşılaşırız. Bu insanların ortak özelliği, tüm dışsal otoritelere isyan ederken, kendi içlerindeki en acımasız diktatörün, yani "kendi benliğinin, arzu ve isteklerinin kölesi" olmuş olmalarıdır. İslam irfanında buna Nefs-i Emmare (kötülüğü emreden nefis) denir. Heveslerinin rüzgârında savrulan, her aklına geleni yapmayı, her dürtüsünü tatmin etmeyi "hürriyet" sanan insan, aslında biyolojik ve psikolojik tepkilerinin tutsağıdır. Kur'an-ı Kerim bu durumu, "Kendi heva ve hevesini ilah edinen kimseyi gördün mü" (Furkan Suresi, 43) ayetiyle asırlar öncesinden hakiki bir derinlikle yüzümüze çarpar. Kendi benliğinin kölesi olan kişi; özgür olduğunu zannetse de, efendisini kendi içinde taşıyan bir tutsaktan öteye gitmeyecektir.
O halde hakiki özgürlük nedir
Burada, meselenin kalbine, iradenin doğasına inmemiz gerekir. "Özgürlük her şeyi yapabilme iradesi değil, her şeyi yapabilme iradesini sınırlayabilme kuvvetini sergileyebilme yetisidir." Su, ancak bir yatağı ve sınırları (kıyıları) varsa bir nehir olur, okyanusa ulaşır ve hayat verir. Sınırları olmayan su, sadece etrafa yayılır, bataklık olur ve buharlaşıp yok olmaya mahkûmdur. İnsanın iradesi de böyledir. Her şeyi yapabilme gücü, potansiyel bir kaostur. Gerçek hürriyet ve asalet, insanın yapabileceği bir kötülüğü, elde edebileceği haksız bir hazzı, sırf kendi iradesiyle, bir ahlak ve inanç (takva) çerçevesinde reddedebilmesindedir.
İslam'ın oruç gibi, namaz gibi ibadetleri veya haram-helal sınırları (hududullah), insanı kısıtlayan zincirler değil; aksine onu dürtülerinin kölesi olmaktan kurtaran, iradesini eğiten birer özgürleşme talimidir. İradesine gem vurabilen, arzularına "hayır" diyebilen insan, yeryüzündeki hiçbir dünyevi gücün satın alamayacağı veya boyun eğdiremeyeceği kadar özgürdür.
Sonuç olarak; tarihin hangi döneminde yaşarsak yaşayalım, hakiki varoluşsal meselemiz ne kadar

4