Hükmü Sahibine İade Etmek!

Ölüm, insanın sözünün bittiği, hükmün yalnızca mutlak sahibine geçtiği o sarsılmaz eşiktir. Bu eşiğin berisinde kalan bizler, çoğu zaman gördüklerimizin, duyduklarımızın ve kendi kısıtlı idrakimizin esiri olarak o eşiğin ötesine dair söz söyleme cüretini gösteririz. Oysa İslam düşüncesinin kurucu zihinlerinden İmam Ebu Hanife'nin tarihe kazınan o meşhur kıssada sergilediği duruş, insanın kâinattaki yerini ve haddini bildiren muazzam bir ontolojik ihtardır.

Rivayet odur ki; bir adam, içki kadehinin başında günahıyla baş başayken son nefesini verir. Aynı vakitlerde, haram bir ilişkinin yükünü ruhunda taşıyamayan bir kadın da hayatına kıyar. Kaderin sessiz hükmü, bu iki cenazeyi aynı caminin avlusunda buluşturur. Cemaatin fısıltıları arasında oradakilerden biri, o bitmek bilmez yargılama arzusuyla İmam Ebu Hanife'ye yönelir ve sorar: "Ey İmam! Bunların akıbeti nedir; cennet mi, cehennem mi"

Soruyu soranın beklediği bellidir; azap ayetlerinin sıralanması ve hükmün o avluda anında kesilmesi... Zira topluma ve zahire göre içki büyük bir günah, nefse kıymak ise ilahi tehdidin gölgesinde affı zor bir cürümdür. Dil, kınamak için hazırdır. Fakat Ebu Hanife, insanın kader defterini okumaya yetkili olmadığını, cennetle cehennemin anahtarının kulun elinde bulunmadığını bilecek kadar kâmil bir idrake sahiptir. Fıkhın keskin kılıcını çekmek yerine, kendini hükmün değil teslimiyetin makamında tutar ve asırları aşıp gelen şu muazzam cevabı verir:

"Onlar hakkında, İbrahim (aleyhisselam)'ın sözüyle konuşurum: 'Artık kim bana uyarsa o bendendir; kim de bana karşı gelirse, şüphesiz Sen çok bağışlayan, çok merhamet edensin. (İbrahim 36)'

Onlar hakkında, İsa (aleyhisselam)'ın sözüyle konuşurum: 'Eğer onları cezalandırırsan, şüphesiz onlar senin kullarındır; eğer onları bağışlarsan, şüphesiz sen mutlak güç, hüküm ve hikmet sahibisin. (Maide 118)'

Ve onlar hakkında, Nuh (aleyhisselam)'ın sözüyle konuşurum: 'Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Düşünseydiniz bunu anlardınız.' (Şuara 113)"

Böylece Ebu Hanife, ne bir kaderi mühürlemiş ne de ilahi rahmet kapısını kapatmıştır; aksine hükmü mutlak sahibine iade ederek kulluğun hududunda durmayı seçmiştir. O, şüphesiz günahların dünyevi ve fıkhî karşılıklarını oradaki herkesten daha iyi biliyordu. Ancak bir fakih olarak eylemin dünyevi karşılığını bilmek ile bir ârif olarak insanın ahiretteki akıbetine dair nihai kararı Allah'a bırakmak arasındaki o ince çizgide, kulluğun asaletini kuşandı. Bu duruş, İslam epistemolojisinin kalbinde yer alan "gaybı yalnızca Allah bilir" hakikatine verilmiş tavizsiz bir selamdır.

Üç ulu'l-azm peygamberin ortak lisanı olan bu kelamlar, insanın ilahî irade karşısındaki konumunu netleştirir. Peygamberler dahi ümmetlerinin nihai kaderi hakkında ilahî rububiyete (Rablık vasfına) saygı gösterip geri çekilirken, sıradan insanın eline cennet ve cehennemin anahtarlarını almış gibi davranması, cehaletin en tehlikeli formu olan "süslü bir dindarlık" kisvesine bürünmektir.