Bir şehrin yalnızca binalardan ibaret olduğunu sanmak, insanı yalnızca etten ve kemikten ibaret saymak gibidir. Oysa şehir dediğimiz şey; içinde yaşayanların hatıralarıyla, yürüdüğü sokaklarla, gölgesinde dinlendiği ağaçlarla, çocukların koştuğu boş arsalarla, kuşların konduğu çatılarla anlam kazanır. Şehir, insanın dış dünyaya açılmış hâlidir. Bu yüzden bir şehrin değişimi, aslında orada yaşayan insanların hayatının, alışkanlıklarının ve ruhunun da değişmesidir.
Bugün şehirlerimize baktığımızda ilk göze çarpan şey, göğe doğru yükselen binalar oluyor. Bir zamanlar ufuk çizgisini minareler, ağaçlar ve dağlar belirlerken şimdi beton kuleler belirliyor. Toprağın kokusu yerini asfaltın sıcaklığına, rüzgârın sesi motorların uğultusuna, kuş cıvıltıları ise korna seslerine bıraktı. Şehirler büyüdü; fakat büyürken güzelleşmekten çok ağırlaştı. Genişledi ama ferahlamadı. Kalabalıklaştı ama insanı çoğaltmadı. Aksine, insanı kendi içinde daha da yalnızlaştırdı.
Betonlaşma yalnızca tabiatın geri çekilmesi değildir; aynı zamanda insanın tabiattan uzaklaşmasıdır. Bir ağacın gölgesinde oturmanın, yağmurdan sonra toprağın kokusunu duymanın, sabah pencereden bakınca yeşil bir manzarayla karşılaşmanın insan ruhu üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu çoğu zaman ancak bunları kaybettiğimizde anlarız. Bugün çocuklar toprağa basmadan büyüyor, mevsimleri takvim yapraklarından öğreniyor, gökyüzünü apartman boşluklarının arasından görebiliyor. Oyun alanları daralıyor, nefes alınacak yerler azalıyor, insanlar evlerinden çıkınca dinlenecek bir manzara yerine duvarlarla karşılaşıyor. Böyle bir çevrede yetişen insanın iç dünyasının da zamanla sertleşmesi kaçınılmazdır.
Eskiden mahalleler yalnızca yaşanılan yerler değil, aynı zamanda insanların birbirine temas ettiği alanlardı. Kapı önlerinde edilen sohbetler, pencereden pencereye uzanan selamlar, aynı sokakta büyüyen çocukların kurduğu dostluklar vardı. Bugün ise yüksek binalar çoğaldıkça komşuluklar azaldı. İnsanlar birbirine daha yakın evlerde yaşamaya başladı ama birbirinden daha uzak hâle geldi. Aynı apartmanda yıllarca oturup birbirinin adını bilmeyen insanlar, modern şehir hayatının en açık çelişkilerinden biridir. Beton yalnızca toprağın üzerini kaplamadı; kimi zaman insanlar arasındaki sıcaklığı da örttü.
Elbette şehirlerin gelişmesi, insanların daha iyi şartlarda yaşaması için gereklidir. Yol, okul, hastane, konut elbette lazımdır. Fakat mesele gelişmek ile hoyratça büyümek arasındaki farkı görebilmektir. Bir şehir planlanırken yalnızca kaç kişinin barınacağı değil, nasıl yaşayacağı da düşünülmelidir. İnsan sadece bir daireye sığdırılabilecek bir varlık değildir. Onun yürümeye, durmaya, seyretmeye, dinlenmeye, çocukluğunu yaşayabileceği alanlara ihtiyacı vardır. Bir kentin gerçek zenginliği, arsalarının ne kadar değerlendiğiyle değil; insanına ne kadar yaşama sevinci verdiğiyle ölçülmelidir.
Ne var ki çoğu zaman tabiat, ekonomik kazancın önünde engel gibi görülüyor. Bir ağacın yıllar içinde büyüyerek verdiği gölge, kısa vadeli bir inşaat gelirinin yanında değersiz sayılıyor. Oysa kesilen her ağaç, yalnızca gövdesiyle değil; serinliğiyle, hatırasıyla, kuşuyla, sessizliğiyle birlikte yok olur. Doldurulan her dere yatağı, kapatılan her yeşil alan, gelecekte bize başka bir bedelle geri döner. Sel felaketleri, hava kirliliği, sıcaklık artışı ve şehir insanının ruhsal yorgunluğu, aslında doğayla kurduğumuz yanlış ilişkinin sonuçlarıdır. İnsan doğayı yendiğini sandığında, çoğu zaman kendi yaşam alanını zayıflatmış olur.

4