İnsan, ahsen-i takvim (en güzel yaratılış) sırrına mazhar olduğunu unuttuğu anlarda, kendi bütünlüğünü gözden kaçırır. Çünkü o, yalnızca madde âlemine sıkışmış düşünen bir beden değil; aynı zamanda hisseden bir kalp ve ilahi nefesi taşıyan bir ruhtur. Ne var ki asrımızın gaflet perdeleri ardında insanın bu üç temel yönü—bedeni (duyuları), kalbi (duyguları) ve aklı (düşüncesi)—arasındaki o mukaddes bağ kopmuş gibidir.
Duyuların cezbesi, insanı kesret (çokluk) âleminde, yüzeyde tutar. Sadece görülen, dokunulan ve tüketilen fani şeyler hayatın merkezine yerleştiğinde, insan nefsinin en alt basamağı olan nefs-i emmareye esir düşer. Bu düzlemde insan, varlığını hissetmek için sürekli dış dünyanın sahte putlarına ihtiyaç duyar. Ancak insan bilmez ki yalnızca zahire (görünen maddeye) yaslanan bir yaşam, derinlikten yoksun manevi bir ölümdür; anlık hazların peşinde koşarken insanı içsel bir yoksulluğa sürükler. Anlık hazların peşinde koşarken insanı derin bir yoksulluğa sürükler. Bu, eşref-i mahlûkat (yaratılmışların en şereflisi) olan insanın, tefekkürden uzaklaşıp yalnızca tüketen bir varlığa indirgenmesidir. Bir başka deyişle; incelmiş bir hayvanilik hâlidir: tepki veren ama anlamayan, tüketen ama üretmeyen bir varoluş...
Duygular ise insanı içsel bir âleme taşır. Ancak İlahi aşktan ve fıtrattan kopuk bir duygusallık, insanı masivanın (Allah'tan gayrı her şeyin) içinde boğar. İnsan, nefsanî hislerinin içinde kaybolduğunda, hakikat ile kuruntunun sınırlarını ayırt edemez. Oysa kalp, nazargâh-ı İlahîdir (Allah'ın tecelli ettiği yerdir). Tek başına, pusulasız bırakıldığında insanı kendi vehimlerinde kaybettiren bir yanılsamaya dönüşebilir; fakat iman ve ihlâs ile nurlandığında, kulu Yaratıcısına ulaştıran en keskin araç olur.
Akıl/Düşünce, içinde yaşadığımız çağda mutlak bir kurtarıcı gibi yüceltilir. Oysa vahyin nurundan kopmuş, yalnızca dünyevi hesaba çalışan bir akıl (akl-ı maaş), merhamet ve hikmetten yoksundur. Her şeyi hesaplar, tartar, böler ama birleştiremez. Çünkü akıl, kalpten ve vahiyden yani hakikatten koptuğunda kibre düşer, yönünü kaybeder, sınırlarını unuttuğunda ise insanı firavunlaştırarak vahşiliğe sürükler.
İnsan olmanın asıl sırrı, bu üç alanın çatışmasında değil, İslam inancının uyumunda saklıdır. Duyular, Allah'ın ayetlerini (kâinat kitabını) okumamızı sağlar; kalp, bu ayetlere iman edip muhabbetle bağlanır; akl-ı selim ise bu muazzam nizamı tefekkür eder. Bu üçü fıtrat çizgisine oturduğunda insan, sıradan bir varlık olmaktan çıkar, varoluş gayesinin bilincinde bir İnsan-ı Kâmil yolcusuna dönüşür.
Modernitenin en büyük yanılgısı, insanı parçalayarak anlamaya çalışmasıdır. Oysa insan tektir, ruh ve bedenin sırrıyla bütündür. Onu yalnızca ekonomik bir özneye ya da biyolojik bir makineye dönüştürmek, onu eşyalaştırmaktır. Gerçek hürriyet, insanın yaratılış gayesini yeniden keşfederek "Ubudiyet" (kulluk) makamına erişmesidir. Duyularını Allah'ın yolunda kullanarak, kalbini O'nun sevgisiyle doldurarak ve aklını O'nun rızasına tabi kılarak... Belki de insanlık dediğimiz hakikat budur: Parçalanmışlıktan kurtulup, vahdette (birlikte) huzur bulmak...
***
Üç kapı var derûnumda, üç ayrı feryat
Biri suretimden seslenir: "Gör, dokun, tat."
Biri sîretime çöker sessizce: "Sev, yan, feryat et."
Biri aklımda yankılanır: "Ölç, biç, ispat et."
*
Ve ben, kimim diye sorarım aynaya—
Kesrette dağılmış bir zerre mi, Vahdeti taşıyan bir sır mı
*
Toprak çağırır beni,
Etten kemikten bir hırkayla bağlar masivaya;
Rüzgâr dokunur, su serinletir, ateş yakar,
Ama hiçbir nimet doyurmaz içteki vuslat açlığını.
Çünkü nefsim bilir şahitlik etmeyi, ama dili dönmez anlatmaya.

2