İnsanlık tarihi, yukarıya bakan gözlerin yavaş yavaş ayakucundaki toprağa, oradan da cebindeki eşyaya dikilmesinin hazin hikâyesidir. Eskilerin romanlarında insan, gökyüzüne uzanan, trajedisiyle bile devleşen, "eşref-i mahlûkat" sıfatına yakışır bir idealizmin öznesiydi. Bugün ise modern anlatı, insanı ruhundan soyup onu nesnelerin dünyasına, maddi hayatın en alt basamaklarına bir "eşya" gibi yerleştirdi. Bu dönüşüm sadece edebi bir üslup farkı değil; insanın kendi hakikatinden feragat edişinin resmidir.
Eskiler idealist idi; çünkü varlığın bir gayesi, insanın ise aşması gereken bir "nefsi/benliği" olduğuna inanırlardı. İslam düşüncesindeki İnsan-ı Kâmil tasavvuru, kişinin kendi sınırlarını zorlayarak ilahi ahlakla ahlaklanma çabasıydı. Ancak metaryalist zamanlar insanlığı idolist bir kimliğe hapsetti. İdealler, insanı özgürleştiren ve onu kendi potansiyeline ulaştıran kutup yıldızlarıyken; idoller, insanın kendi eliyle yonttuğu ve sonra önünde diz çöktüğü zihni putlardır.
İnsan, ideallerini idolleştirdiği an, hakikate giden yolu kapatır. Zira idolleşen her fikir, bir süre sonra sahibini köleleştirir. İdolleri olanlar, kitlelerin içinde eriyip kimliksizleşirken; idealleri olanlar, kalabalıkların uğultusuna rağmen kendi iç sesini duyabilen ve kendini inşa edenlerdir. Bugünün dünyasındaki trajedimiz, putları kırmak yerine yeni ve daha parlak putlar (tüketim, statü, güç) imal etmemizdir.
Bakınız, yeryüzü artık sessiz bir feryadın tiyatro sahnesi... Dünya bugün, kutsal kavramların ardına gizlenmiş bir samimiyetsizlik sarmalında kıvranıyor. Dini, dili veya ırkı ne olursa olsun; aklını kullanmadan secde eden köleler, Tanrı'nın adını siyasi ikbaline azık edenler, ilmini bir kâğıt parçasına satan sözde âlimler ve hakikati haram kazancın altında ezen tüccarlar... Bu manzara, dış dünyadaki bir bozulmadan ziyade, niyetlerimizdeki ve düşüncelerimizdeki derin çürümüşlüğün bir yansımasıdır. Bir başka deyişle; ruhun iflasıdır.
İslam kelamında "Ameller niyetlere göredir" düsturu, sadece bireysel bir ibadet kuralı değil, bir medeniyet yasasıdır. Hayatlarımızdaki çarpıklık, pusulamızın bozulmasından kaynaklanır. Eğer niyetimiz "var olmak" değil de sadece "sahip olmak" ise, kurduğumuz dünya da ancak bir pazar yeri kadar derin, bir vitrin kadar yapay olur.
Sıkça duyduğumuz "Güç insanı yozlaştırır" tezi, aslında insanın kendi irade zayıflığını örtbas etmek için uydurduğu bir kılıftır. Güç, nötr bir enerjidir; ona yön veren ise insanın iradesidir. Zayıf bir irade, gücü bir zulüm aracına dönüştürürken; çelikten bir irade, gücü adaletin hizmetkârı kılar.
İnsanın en büyük imtihanı, kendi kendini yönetebilme kabiliyetidir. Kendi nefsinin dizginlerini elinde tutamayan her birey, dışarıdan bir yöneticiye, bir efendiye muhtaç kalır. Gerçek hürriyet, başkasının boyunduruğundan kurtulmak değil, kendi tutkularının ve idollerinin esaretinden azade olmaktır.
Bugün insanlık, kayıtsızlık dinine sığınarak sorumluluklarından kaçmaya çalışsa da, içindeki o büyük boşluğu nesnelerle dolduramayacağını anlamak zorundadır. Çağımızda yaşamaya çalışan insan-oğullarının yeniden "insanlaşması", eşyanın tahakkümünden kurtulup ideallerinin ışığına dönmesiyle mümkündür.
Kendi elleriyle inşa ettikleri putları kırmadan, ideallerin şafağı sökmez. Maddenin zindanından çıkıp, mana âleminin hürriyetiyle nefes almadıkça, insan sadece bir "isim" olarak kalacaktır.

18