Bir Toplumun Çöküş Anatomisi: Hane, Mektep ve İrşadın Kaybı!

Medeniyetler kılıçla değil, aile, eğitim ve alimlerin itibarsızlaştırılmasıyla çöküyor; peki bu üç sütunu yıkma planı gerçekten bilinçli bir komplo mu, yoksa modernleşmenin kaçınılmaz yan etkisi mi?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, bir toplumun ruhani çöküşünün askeri yenilgilerden değil, aile kurumunun zayıflatılması, eğitimin ticarileştirilmesi ve bilgin/alimlerin itibarsızlaştırılması yoluyla gerçekleştiğini savunuyor. Bu tezi, modern kapitalist sistemin kadını üretim gücü olarak insan yetiştirme misyonundan kopardığını ve okulu diploma fabrikasına dönüştürdüğünü göstererek destekliyor. Ancak yazarın bu sürecin tamamen dışarıdan empoze edilen bir plan olarak sunması, toplumsal değişimin karmaşık ve çok yönlü doğasını göz ardı etmediği mi?

Bir medeniyetin çöküşü, sanıldığının aksine sınır boylarında kaybedilen savaşlarla yahut aşılmaz zannedilen surlarda açılan gediklerle başlamaz; zira tarih şahittir ki kılıçla kaybedilen coğrafyalar kılıçla geri alınabilir, ancak ruhu işgal edilmiş ve manevi sütunları devrilmiş bir toplumu yeniden ayağa kaldırmak asırlar süren bir sancıdır.

Bir milleti içten içe çürütmenin ve onu tarih sahnesinden bütünüyle silmenin en kestirme yolu, o toplumun genetiğini kodlayan üç ana damarı eş zamanlı olarak kesmektir: İlki, toplumun kalbi ve mukaddes ocağı olan aile kurumunun kutsiyetini bozarak nesiller arası bağı koparmak; ikincisi, karakter inşasının temeli olan talim ve terbiyenin itibarını zedeleyerek eğitimi ruhsuz bir diploma avcılığına indirgemek; üçüncüsü ise kitlelere karanlıkta yol gösteren zihin fenerlerini, yani gerçek âlimleri ve hikmet sahiplerini itibarsızlaştırıp söndürmektir. Bu üç temel kolon sarsıldığında, dışarıdan bir saldırıya gerek kalmaksızın o medeniyet kendi ağırlığı altında ezilmeye ve bir daha dirilmemek üzere sessizce yok olmaya mahkûm olur.

İslam medeniyet tasavvurunda toplum, bir bina gibidir ve o binanın ana kolonu ailedir. Aile, bir toplumun nefes aldığı ilk menfez, insanın ahlaki donanımının inşa edildiği ilk mekteptir. Aileyi yıkmak, toplumsal dokuyu bir daha dikilemeyecek şekilde yırtmak demektir. Bunun en kestirme yolu ise, o yuvanın ruhu, kalbi ve mimarı olan anneyi hedef almaktır. Modern çağ, fıtrata açtığı savaşta önce anneliği sıradanlaştırmış, ardından "ev hanımlığını" bir vizyonsuzluk, bir geri kalmışlık nişanesi olarak sunmuştur. Oysa İslam ahlakında annenin diz dibi, insanın ilk mektebidir; şefkatin, merhametin ve adaletin tohumlarının atıldığı o mukaddes topraktır. Kadına, sadece kapitalist çarkların bir dişlisi olduğu sürece değer biçen, onu üretim bandında tüketen ve asli kalesinden, yuvasından kopardığında ona "özgürlük" vadettiğini iddia eden bu sistem, aslında merhameti evsiz bırakmıştır. Anne, evi çekip çeviren, nesli inşa eden o ulvi makamından utanır hale getirildiğinde, evler birer otele, çocuklar ise ekranların ve sokakların merhametsizliğine terk edilmiş yetimlere dönüşür. Aile kalesi düştüğünde, o gedikten içeri giren fırtına tüm toplumsal değerleri darmadağın eder.

Ailesinde yaralanan bir nesli kurtarabilecek ikinci büyük sığınak okuldur, eğitimdir. "Oku!" emriyle başlayan bir inancın, "Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum" diyen bir medeniyet tasavvurunun çocukları için ilim, sıradan bir malumat yığını değil, ilahi bir emanettir. Bu emanetin taşıyıcısı olan öğretmen (muallim) ise peygamberî bir mesleğin icracısı/varisi; edebi, ahlakı ve hikmeti aşılayan bir "mürebbîsi"dir. Ne var ki, bir toplumu köklerinden koparmak isteyen zihniyet, öğretmeni bir "irfan aktarıcısı", okulları birer "irfan yuvası" olmaktan çıkarıp, salt bir "bilgi memuruna" ve "bilgi depolanan mekanik fabrikalara" dönüştürür. Eğitim ticarethaneye, öğrenci müşteriye dönüştüğünde, öğretmenin o mukaddes itibarı ayaklar altına alınır. Otoritesi sarsılmış, toplum nezdinde kıymetsizleştirilmiş, geçim derdiyle boğuşurken bir yandan da veli ve öğrenci tahakkümü altına sokulmuş bir öğretmenden nesil inşa etmesini beklemek beyhudedir. Öğrencinin hocasına hürmet etmediği, ona pervasızca dil uzatabildiği bir iklimde bilgi, hikmete dönüşemez; sadece ezberlenir ve unutulur. Hocasına saygısı olmayanın, kendine de vatanına da inancına da aidiyeti kalmaz. Eğitim kolay yönetme aracı değil, İslamî bir ruh aşılaması olmalıdır; ne yazık ki iğnesi kırık bir şırıngayla topluma hiçbir şifa verilemez. Öğretmenin itibarsızlaştırıldığı bir toplumda cehalet, diplomalarla taçlandırılarak meşrulaştırılır.

Ailede şahsiyet bulamayan, eğitimde edep ve hikmetle tanışamayan kitleleri bekleyen son tuzak, örnek şahsiyetlerin, âlimlerin ve fikir adamlarının itibarsızlaştırılmasıdır. Bir toplumun alimleri, arifleri ve mütefekkirleri, karanlık gecelerde yönü gösteren kutup yıldızlarıdır. "Alimler peygamberlerin varisleridir" hadis-i şerifi, ilim ehlinin toplumdaki sarsılmaz yerini işaret eder. Ne zaman ki bir toplum, bu kutup yıldızlarından şüphe etmeye başlar, işte o zaman gemi kayalara çarpmaya mahkumdur. Örnek şahsiyetleri karalamak, onların sözlerini cımbızlayarak kitlelerin önüne birer alay konusu olarak atmak, itibar suikastlarıyla onlardan şüphe duyulmasını sağlamak, toplumu manevi bir rehbersizliğe mahkûm etmektir.