Yazar, Mehmet Âkif'in 'Kocakarı ile Ömer' şiirini analiz ederek, Hz. Ömer'in yöneticiliğini vicdani sorumluluğun ve adaletin en yüksek örneği olarak sunar. Bu iddiasını, şiirdeki 'nâdim yürek' ve 'zahîre ambarı' gibi imgelerle destekler ve klasik İslam siyaset felsefesinde yöneticinin kâinatta meydana gelen her haksızlıktan mesul olduğu fikrini vurgular. Ancak bu idealize edilmiş yönetim anlayışı, modern devlet yapıları ve insan doğası karşısında pratikte ne kadar mümkün olabilir?
Bu hafta Şair M. Akif Ersoy'un 'Kocakarı ile Ömer' şiiri üzerine odaklandım. Ersoy, Asr-ı Saadet'te yaşanmış bir olayı 20. yüzyıl Osmanlı coğrafyasına uyarlarken, aynı zamanda günümüz ve gelecek için de evrensel bir rehber sunmaktadır. Şiirden şu mısralar özellikle dikkatimi çekti:
Halîfe önde, bitik, suçlu, münfa'il, nâdim;
Ben arkasında, perîşan, çadırdan ayrıldık.
Sabaha karşı biraz başlamıştı aydınlık.
Köyün köpekleri ejder misâli saldırıyor,
Bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor
Medîne'nin dalarak münhanî sokaklarına;
Dönüp dönüp hele geldik zahîre anbarına.
Mehmet Âkif, bu mısralarda sadece bir olayı anlatmaz; adeta omuzlarında bir ümmetin yükünü taşıyan Halife'nin iç dünyasını röntgen gibi önümüze serer. "Bitik, suçlu, münfa'il ve nâdim" ifadeleri, sıradan bir pişmanlığın ötesinde, "Kenar-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu" hesabını bizzat nefsinde duyan bir devlet adamının resmidir.
Halife Hz. Ömer öndedir ama bir fatih edasıyla değil, bir suçlu mahcubiyetiyle yürümektedir. Şairin "ejder misâli" saldıran köpekleri tasvir etmesi, aslında dış dünyadaki zorlukların ve engellerin, bir gönül sızısı yanında ne kadar ehemmiyetsiz kaldığını vurgular. Dışarıda kıyametler kopsa da Halife'nin içindeki vicdan azabı o kadar büyüktür ki, ne köpeklerin havlamasını duyar ne de yolun zahmetini hisseder. Onun tek bir hedefi vardır: Zahîre ambarı. Yani halkın açlığını dindirecek adalet kapısı.
Âkif'in bu sahneyi yirminci yüzyılın son demlerindeki Osmanlı mülküne taşıması tesadüf değildir. Akif, o günün idarecilerine ve bizlere şu mesajı iletiyor:
"Adalet sadece kanunlarla değil, ancak 'nâdim' bir yürekle, bizzat ambarın yolunu tutan bir gayretle tecelli eder." Nedir nâdim bir yürek Yaptığı bir işten, söylediği bir sözden veya davranıştan dolayı derin pişmanlık duyan, vicdan azabı çeken gönül...
Bu mısralar, sadece geçmişin bir hatırası değil; liyakatin, şefkatin ve hesap verme bilincinin her çağda değişmez pusulasıdır. Bugün ve yarın, ne zaman bir "perişan" ses duyulsa, Akif'in bu mısraları rehberliğinde kendi zahîre ambarlarımıza, yani vicdanlarımıza dönüp bakmamız icap eder.
Cahiliye döneminin o tavizsiz, hiddetli ve çelik gibi sert mizacı, İslam'ın nuruyla yoğrulduğunda tarihin şahitlik ettiği en büyük ruhsal inkılaplardan birine dönüşmüştür. Bir zamanlar celaliyle korku salan, şefkatten uzak ve eğilmez görünen o karakter, hidayetle buluşunca yerini geceleri tebaa için gözyaşı döken bir hassasiyete bırakmıştır.
Hz. Ömer'in Müslüman olma sürecinde kız kardeşi ve eniştesine Kur'an öğreten Hz. Habbab b. Eret'ten bizzat kelamullahı dinleyerek aldığı o ilk eğitim, onun gönül dünyasındaki büyük inkılabın başlangıcı olmuştur. Onu önce nâdim bir yüreğe, daha sonra da sevecen, şefkatli, merhametli ve tebaasının derdiyle hemhâl olan bir kişiliğe büründüren bu hâl; mesuliyet duygusunun bir insanı nasıl kemale erdirdiğinin ve kudret sahibi bir lideri halkının hizmetkârı kıldığının en zarif örneğidir.

26