İnsan, canını en çok acıtan şeylere bile zamanla alışıyor; susmayı, sevilmeden kalmayı, değersiz hissetmeyi 'normal' sayıyor. Oysa her alışma güçlenmek değil; bazıları insanı yavaş yavaş kendine yabancılaştırıyor. Alışkanlık adı altında sürdürülen bu sessiz kabulleniş, bireyin ruhsal sınırlarını görünmez biçimde aşındırıyor
İnsanoğlu tuhaf bir varlık. Canı en çok yanan şeylere bile zamanla alışabiliyor. Önce isyan ediyor, sonra susuyor, sonra da "normal" diyor. İlk zamanlar içini acıtan şey, bir süre sonra hayatın rutini haline geliyor. İlk kez kalbi kırıldığında "bir daha olmaz" diyor. Üçüncüde "zaten böyle" diye omuz silkiyor. İşte tehlike tam burada başlıyor. Çünkü her şeye alışabilmek bir erdem değil. Bazı şeylere alışmak, insanın kendinden yavaş yavaş vazgeçmesi demek. Bugün birçok insan mutsuz ama nedenini bilmiyor. Yorgun ama neye yorulduğunu hatırlamıyor. Eksik ama neyi kaybettiğini unutmuş durumda. Çünkü alıştı...
Alışmak bazen bir savunma mekanizmasıdır. İnsan acıyla baş edemediğinde, onu sıradanlaştırır. Buna psikolojide "duyarsızlaşma" deriz. Ama her duyarsızlaşma sağlıklı değildir. Bazı alışmalar vardır ki, insanı ayakta tutmaz; aksine insanı kendine yabancılaştırır. Ve toplum olarak şu sıralar çok yanlış şeylere alışıyoruz.
SUSMAK KENDİNİ YOK SAYMAKTIR
Birinin yanında yalnız hissetmeye alışmamalıyız. Mesaj atılmamasına, aranmamaya, "yoğunum" bahanesinin aylar sürmesine alışmamalıyız. İlişki dediğin şey insanı eksiltmez. İlk başta "geçici" diyor. Sonra "o böyle" oluyor. En sonunda da "zaten ilişkiler böyle" diye kendini kandırıyor. Hayır. İlişkiler böyle değil. Sevmeden tutmak, alışkanlıkla sevmek değildir. Sürekli kendini kanıtlamak zorunda kaldığın bir hayat sağlıklı değildir. İş yerinde, ilişkide, ailede... Hep "yeterli miyim "Hakkım var mı" diye düşünüyorsan, orada bir sorun vardır. Ama biz buna da alışıyoruz. İlk zamanlar itiraz ediyoruz. Sonra sesimiz kısılıyor. Sonra "şükret" cümlesiyle susturuluyoruz. "Sen güçlüsün, atlatırsın, dayanıklısın." Bu cümleler ilk başta iltifat gibi gelir. Ama zamanla bir yük olur. Çünkü kimse sana "Sen de yorulabilirsin" demez. Ve insan, ağlamayı bile kendine yasaklar. Her şeyi içine atan, kimseyi yormamak için susan, "ben hallederim" diyen insanlar... En çok da onlar tükenir. Güçlü olmaya değil, insan olmaya alışmalıyız. "Şaka yaptım" denilerek incitilmeye, "yanlış anladın" denilerek geçiştirilmeye, "abartıyorsun" denilerek susturulmaya alışmamalıyız. Sınır, insanın kendine duyduğu saygının dışa vurumudur. Ve sınır ihlal edildikçe, insan kendine olan saygısını da kaybeder. Ama biz ne yapıyoruz Önce rahatsız oluyoruz. Sonra açıklamaya çalışıyoruz. Sonra anlatmaktan yoruluyoruz. En sonunda da susuyoruz. İşte orada tehlike başlıyor. Çünkü susmak bazen olgunluk değil, kendini yok saymaktır.
ŞEFKAT GÖSTERMEZSEN MERHAMET BEKLEME
En sert cümleleri başkasına kuramayız ama kendimize acımasızca söyleriz. "Ben zaten böyleyim", "Benden bir şey olmaz", "Kim beni sevsin" Bunlar düşünce değil, içselleştirilmiş yaralardır. Ve insan kendine böyle konuştukça, hayat da ona öyle davranır.
Kendine şefkat göstermeyi öğrenmeyen biri, dünyadan merhamet bekleyemez. Evet, insan her şeye alışabiliyor. Ama alışabilmek her zaman güç değildir. Bazı alışmalar hayatta kalmak içindir. Bazıları ise kendinden vazgeçmenin adıdır. Şuna alışmamalıyız: Sevilmeden durmaya, değersiz hissetmeye, susmaya, küçülmeye, kendimizi ertelemeye. Çünkü insan, her şeye alıştığında değil; kendine sadık kaldığında iyileşir. Ve belki de gerçek olgunluk şudur: Alışmak yerine, "Buna razı değilim" diyebilecek cesareti koruyabilmek.
HER GÜN DİRENMEK ZORUNDA DEĞİLİZ
"Böyle olursam kalır", "Bunu istersem kaçar" "Böyle davranırsam sever..." Bu düşünceler sevgi değil, stratejidir. Sevgi performansla kazanılmaz. Olduğun halinle kabul edilmediğin yerde, ne yaparsan yap eksik hissedersin. Ve insan kendini küçülttükçe, karşısındaki büyümez; sadece alışır.
Her şey mücadele olmak zorunda değil. Her gün direnmek zorunda değiliz. Her ilişki savaş alanı değildir. Ama bazı insanlar sadece zorda kendini canlı hisseder. Çünkü çocukluktan beri böyle öğrenmiştir. Kolay olan ona yabancıdır. Huzur ona boşluk gibi gelir. O yüzden hep karmaşayı seçer. Sonra da "Benim kaderim bu" der. Hayır. Bu kader değil, öğrenilmiş bir alışkanlıktır.
Hep başkaları için. Hep şartlar için. Hep doğru zaman gelene kadar. Ama o zaman çoğu zaman gelmez. İnsan kendini erteledikçe, hayat da onu ciddiye almaz. "Bir gün ben de..." "Bir ara ben de..." Bu cümleler sessiz vedalardır. İnsanın kendi hayatına attığı imzalardır.
NASIL BU NOKTAYA GELDİK
"İyiyim." Bu kelime artık bir refleks. Kimse gerçekten iyi mi diye sormuyor. Sorsa da dinlemiyor. Ve biz de anlatmamaya alışıyoruz. İçimiz yanarken gülümsüyoruz. Kalbimiz kırıkken güçlü duruyoruz. Çünkü yorgunluğumuz kimseye uymuyor. Ama bastırılan duygu kaybolmaz. Sadece yer değiştirir. Sonra bir gün beden konuşur. Uykusuzluk olur. Kaygı olur. Sebepsiz ağlamalar olur. Ve insan "neden böyleyim" diye sorar. Cevap basittir: Çünkü çok uzun süre iyiymiş gibi yaptın.

1