Yaşadığımız evler, kaybettiğimiz alışkanlıklar

Günümüz şartlarında artık önceliklerimizi yalnızca kendi ihtiyaçlarımız belirlemiyor. Çevresel faktörler, ekonomik zorunluluklar ve hızla değişen yaşam koşulları, nasıl yaşayacağımıza hatta nerede ve nasıl bir evde yaşayacağımıza bile yön veriyor. Eskiden "nasıl bir ev isterim" diye sorarken, bugün "hangi eve mecburum" sorusuyla karşı karşıya kalıyoruz.

İş hayatının temposu, okul düzeni, maddi imkânlar ve hayatın akışıyla birlikte gelişen yenilikler; çoğu zaman isteğimiz dışında bizi dönüştürüyor. Bu dönüşüm yalnızca bireysel alışkanlıklarımızda değil, toplumsal yaşam biçimimizde de kendini gösteriyor. Gittikçe değişen normlar, alışık olmadığımız yeni ihtiyaçları beraberinde getiriyor ve bu ihtiyaçlar bize fark ettirmeden yaşam alanlarımızı küçültüyor.

Yakın zamana kadar bir işimiz çıktığında çocuğumuzu bir komşuya emanet etmek doğal bir davranıştı. Anahtarımızı, "belki lazım olur" diyerek komşumuzun kapısının önüne bırakmak kimseyi tedirgin etmezdi. Evler yalnızca barınılan yerler değil; güvenin, paylaşmanın ve dayanışmanın merkezleriydi. Bugün ise bu sıcak ilişki biçimlerinin yerini mesafe, temkin ve yalnızlık aldı.

Özellikle büyük şehirlerde nüfusun artması ve ekonomik şartların giderek zorlaşmasıyla birlikte "mikro evler" hayatımıza girdi. Metrekareler küçüldükçe, hayatlarımız da daraldı. Salonlar misafir ağırlamak için değil, sadece geçip gitmek için kullanılan alanlara dönüştü. Odalar çok amaçlı; yatak, çalışma alanı ve depolama alanı aynı köşeye sıkıştı.