***
SORUMLU ARAMA TİYATROSUYetişkinler, medyayı suçluyor. Medya, aileyi işaret ediyor. Okul, "Bizim yetkimiz yok" diyor. Birileri, "münferit olay" diyor. Yetkililer, "Önlem alacağız" demekle kalıyor, o önlemler sadece konuşuluyor. Bir kesim de evlat acısının kor ateşiyle yanan anne babaların gözlerinin içine bakarak "suça itilmiş çocuklar" savunmasına geçiyorlar.Şehirlerde çocukların ortamlarından türeyen ancak daha çok sosyal medya üzerinden fenomenleştirilen yeni nesil ergen çeteleri herkes görüyor, izliyor oysa. Okullardaki akran zorbalığı bir normale dönüştü misal. Öyle ki "zorbalamayan çocuklar" dışlanır hale geldi.
Memleketteki evlerde, okullarda, sokakta, adliyede, medyada "aman ucu bize dokunmasın" sorumsuzluğu kol geziyor aslında.Günlerdir, Instagram sayfama mesaj yağıyor: "Bir şey yazmayacak mısınız"
Öyle ki bir an kendimi "ruhsuz" olmakla itham eder hale geldim.
Yazayım, yazıyorum ama bu büyük arızın konuşularak tüketilmesinden, çocuk cinayetlerinin sıradanlaştırılmasından başka neye yarayacak bilmiyorum. Madem yazacağız, o zaman "suçlu arama oyununu" bir kenara bırakıp meselenin en derinine, yitirdiğimiz "gerçeklik" ve "disiplin" duygusuna inelim.
***
ÖLÜM BİLE PUANLANIYORÇağın çocukları korkuyu, cezayı ve şiddet eylemlerinin sonucunda başlarına gelecekleri düşünemiyorlar. Şuncacık hayatlarında "pas" geçirildikleri gerçeklerden bihaberler. Hayat, onlar için "yeniden" başlatılabilir, hataların her seferinde geri alınabilir olduğu, nihayetinde yeni bir "game over" yazısından ibaret simülasyon gibi.Haliyle birine zarar vermenin, bir cana kıymanın bedelinin ne olacağına dair bir fikirleri oluşmuyor. Aksine, saatlerce başından kalkmadıkları oyunlar ve kontrolsüz dijital içerikler aracılığıyla, şiddetin sıradanlaştığı, ölümün bile puanlandığı, sanal bir evrende yaşıyorlar.Sadece çocuklara değil yetişkinlere de sirayet eden bu hissizlik çağında, "korkunun insanı disipline etmesindeki rolünü" cesaretle konuşmamız gerek.
***
BİR TERBİYE BİÇİMİ: SOBADAKİ ELKendi çocukluğumdan bir "korkuyla öğrenme" ile anlatayım. Sağ avucumun içinde hâlâ duran bir yanık izi var. Küçükken, sobanın üzerindeki kızgın şişi basmışım avucuma. Annem, o an nasıl ciyakladığımı, nasıl ağladığımı ve o günden sonra sobanın yanından nasıl korkuyla geçtiğimi anlatır durur. Zamanla sobayla kurmam gereken mesafeyi, o sızısı avucumda kalan tecrübe öğretmişti bana. Ateşe düşman olmadım. Soba bende psikolojik bir travmaya neden olmadı. Sonrasında onu yakmayı da öğrendim, keyfini çıkarmayı da. Ama bir eşyaya karşı bile olsa haddimi ve sınırı bildim.Yıllar sonra şahit olduğum bir başka sahne ise, benim yanarak edindiğim bu tecrübenin adeta "dersi" gibiydi. Eskiler de mutlaka yaşamış veya yaşatmıştır.
Yine soba yanan bir odadaydık. Henüz yürümeye yeni başlayan bir bebek, ortamı ısıtan sıcaklığın kaynağına yaklaşmak istedikçe büyükler feveran ediyor, çocuğu apar topar uzaklaştırıyordu. Çocuk fıtratı gereği inatçı, büyükler de haliyle telaşlıydı. Birkaç kezlik tekrardan sonra, çocuğun dedesi kalktı. Herkesi şoke eden, bugünün aşırı korumacı ebeveynleri için "dehşet" sayılabilecek bir harekette bulundu. Çocuğu elinden sakince tuttu, sobanın yanına götürdü ve parmağını hafifçe, sadece sıcaklığı hissedeceği kadar o sobaya dokundurdu.
Odada bir feryat figan koptu tabii. Anne-baba, hadlerinden söylenemeseler de dedeye kızarcasına bakış atabildi. Ancak torununu, evladından daha fazla sevip kollayan o dede, asırlık bir bilgelikle odadakilere dönerek şöyle dedi: "Canı yandı evet, ama bir daha sobaya yaklaşmayacağını öğrendi. Daha büyük bir yanmadan kurtuldu. Sizler de artık peşinden koşup, 'cısss olursun' deme ihtiyacı duymayacaksınız."Birkaç dakika içinde öyle de oldu. Parmağının sızısı geçince çocuk yeniden ayaklandı, neşesi yerine geldi. Yeni bir gündemi vardı. Sobanın çevresinde bir daha hiç dolanmadan, uzaktan "Anne cısss" diyerek şirinlik yapıyordu. Aslında tecrübesini aktarıyordu. Bir parça çocuk da olsa sınırı öğrenmiş, tehlikeyi tanımış ve sobanın dokunursa yakacağı gerçekliği ile yüzleşmişti.***
"KORKMADIKÇA ADAM OLMAYIZ"Bugün ise çocukların elinden tutan, onlara hayatın "cısss" diyen taraflarını öğreten dedeler yok. Anne babalar ise kol kanat germekle başlarından savma arasında yetiştiriyor evlatlarını. Tecrübe olmayınca deneyim de aktarılmıyor. Bu kadim öğretinin yerini her şeyi risksiz, acısız, mesafesiz ve hayatı hızla kaydırabilir, kusurları gizleyen, bedeli en fazla başa dönmek olarak ödeten ekranlar aldı.
Merhum Teoman Duralı Hoca, bilgisayar başında günde 12 saat geçiren, hayatı sadece ekranlarda gördüklerinden ibaret sanan çocuklara dikkat çekerek şöyle demişti:
8