Bu asırlık şefkat yuvasında kurulan iftar sofrasından, bayram muhabbeti tadında notlar aktaracağım sizlere.
Darülaceze İdare Meclisi Üyesi ve İlim Yayma Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Bilal Erdoğan'ın davetiyle sanat, kültür, spor ve medya dünyasından pek çok isim Okmeydanı'ndaki bu kadim çatının altında bir araya geldi. Sofrada kimler yoktu ki Bir yanda gönüllere taht kuran Ahmet Özhan, diğer yanda yeşil sahaların milli ayakları Kerem Aktürkoğlu, Çağlar Söyüncü, Mert Günok, Orkun Kökçü, İsmail Yüksek ve İrfan Can Kahveci… Bir tarafta İstanbul Valisi Davut Gül, diğer tarafta kulüp başkanları Dursun Özbek, Sadettin Saran ve Serdal Adalı. Hülya Avşar'dan Özgür Ozan'a, Gürkan Uygun'dan Sinan Akçıl'a, Oytun Erbaş'tan Pelin Çift'e, Uğur Işılak'tan Sinan Albayrak'a ve ekranların tanınmış birçok yüzü… İçerikleri ile sosyal medyayı kasıp kavuran Gökhan Ünver ve Ömer Başdoğan'dan, ünlü şefler Danilo Zanna ile Mehmet Yalçınkaya'ya, Acun Ilıcalı'dan Emre Belözoğlu'na, TRT'nin çok izlenen "Fetihler Sultanı" ile "Taşacak Bu Deniz" dizilerinin yapım ve oyuncu kadrolarından isimlere; Zehra Güneş, Buse Naz Çakıroğlu, Mete Gazoz ve Rıza Kayaalp gibi milli sporculara uzanan çok geniş bir yelpaze aynı masalarda buluştu.Herkes önceki akşam "ünlü" ya da "nüfuzlu" sıfatını kapıda bırakmış, Darülaceze'nin kıymetli sakinlerine birer "evlat" olmanın mahviyetinde yerini almıştı. İftar sofrasında önümüze gelen yemekler, misafirler için hazırlanmış özel bir menü değil, Darülaceze sakinlerinin her gün yediği, "insan onuruna yaraşır" kalitedeki öğünlerin aynısıydı. Bu ayrıntıya özellikle dikkat çekmek istedim. Çünkü kurumun "şefkat mirasını" samimiyetle koruduğunun en sahici kanıtı mutfakta pişen yemeklerdi.Aslında Darülaceze sakinleri, misafirlerini kendi masalarında ağırlıyordu. Amcaların ve teyzelerin yamacında ezanı beklerken başlayan sohbetler kısa sürede koyulaştı, çocukluk yıllarına gidildi, eski İstanbul hatırlandı. Hal hatır sormalar bittiğinde, konuklar için hayat muhasebesi başladığı yüzlerden okunuyordu. Gelmenin, görmenin, kısa süre de olsa yaşamanın "cesaret" gerektirdiği bir sahneye kurulan "Büyük Türkiye" fotoğrafının bir kenarından bu yazı için gözlemler yaparken şunu anladım: Bu mütevazı sofra, dünyanın her geçen gün daha da sertleşen, coğrafyamızı yakıp yıkan acı gerçekleriyle de çevriliydi. Gazze'de çocuklar katledilirken, İran'da yeni bir savaş başlatılmışken, yanı başımızından seyreden füzeler düşecek ülke ararken, bir huzur evinin bahçesinde; şefkate, merhamete, vefaya ve "biz" olmanın konforuna sığınmıştık.İftarın ardından bir konuşma yapan Bilal Erdoğan da Türkiye'yi çevreleyen ateş çemberine ve üstlendiği tarihi role dair saptamalarda bulundu: "Bölgemizde bir savaş, bir soykırım yetmiyormuş gibi bir de İran'da İsrail ve Amerika'nın giriştiği yeni bir savaşı yaşıyoruz. Bize ne Suriye'den, İran'dan, Ermenistan'dan deme lüksümüz yok. Kudretimizle, merhametimizle bütün bu bölge ülkelerin sağ selameti için Türkiye'nin daha güçlü olması, kenetlenmesi ve birliğini daha da güçlendirmesi lazım. Buna muhtaç olduğumuzu da özellikle hatırlatmak istiyorum." Bilal Bey'in konuşmasında, Ramazan ayının ne büyük bir nimet olduğuna vurgu yaparken atıf yaptığı Hayâli'ye ait şu beyit aslında vaziyetimizi de özetliyordu: "Ol mahiler ki deryâ içredir, deryâyı bilmezler." Yani o balıklar ne büyük okyanusların içinde yaşarlar da ne kadar büyük bir denizin içinde olduklarını fark etmeden ömür sürerler. Bizler de bazen Müslüman bir ülkede doğup büyümenin, bu muazzam yardımlaşma ikliminin kıymetini kanıksıyor, bu
5