Osmanlı'da görevini suistimal eden yöneticilerin acı sonu

Osmanlı yönetimi, devlet hizmetinde kullandığı yöneticilere büyük yetki ve gelir verir, ancak görevini ihmal edenleri çok ağır cezalara çarptırırdı. Sivil ve askeri yöneticiler, görevlerinde ihmal göstermemeleri yönünde devamlı uyarılırdı

Görevinin gereğini yapmakta yeterince hassasiyet göstermeyip ihmalkârlık eden veya makamından aldığı gücü kötüye kullanan yönetici, makamına ve aile ilişkilerine bakılmadan hemen azledilir, eğer görevinde ihanet derecesinde ihmal ve hata varsa idam edilirdi


Osmanlı yönetimi, idarecilerin zuhur edebilecek hadiselere karşı, askeri ve mülki gerekli tedbirler almalarını emreder, buna rağmen görevinde ihmali olanlara karşı acımazdı. Bu tür durumlarda yöneticiler "zuhur edecek hadiselere karşı bigâne kalarak tedbirde kusur eylemekle" suçlanırdı. Yöneticilik makamında olan kimselerin kabahati, meydana gelebilecek olayları öngörmeyip kayıtsız kalarak gerekli tedbirleri almamaktı. Yazılan fermanlarda "Şöyle bilesin, ihmalden hazer edesin/ sakınasın' denirdi.


Cellat

'VALLAHİ BAŞINI ALIRIM'
Osmanlı anlayışında dünyanın nizamı için gereken iki şeyin "adalet" ve "kahır" olduğu ifade edilirdi. Osmanlı yönetim anlayışına göre sabır mahallinde sabredilir, şiddet ve gazap mahallinde ise gazap edilir, gerektiği yerde intikam almak farz olarak görülürdü. Sultanın danışmanı Koçi Bey, IV. Murad'a tavsiyelerinde düzeni bozanlara karşı izlenecek yol için "Beniâdem kahr ile zabt olunur, hilm ile olmaz", yani "İnsanoğlu zorla zapt olunur, yumuşaklıkla olmaz" demişti.
IV. Murad, merkezde ve taşradaki yöneticilere yazdığı emirlerde görevini gereğini gibi yapmayıp ihmal edenlere fermanlarında "Başın keserim", "Başı alurum", "Seni en en doğrarım" diye tehdit ederdi.
"Vallahü'lazim pek mukayyed ol. Yohsa gazabıma mazhar olursun", "Yohsa senin başın alurum bilmiş ol, sonra işitmedim dimeyesin, şöyle bilesin", "İnşallah nimet bilmeyen kulun kılıcım gerdanındadır. Bir daha zerre kadar söz gelici şey olursa vallahi cümleniz kılıçdan geçersiz, vebaliniz boynunuza vesselam", "Gazabıma mazhar olursun, başun keserim, şöyle bilesin", "Asla zerre kadar özrün makbulüm değildir. Bir hâl ile elimden kurtulamazsın. Yalnız seni değil orada görevli olanların cümlesini katliam ederim. Şöyle bilesin. Canın ve başın gerekse bir gün mukaddem, yetişesin" derdi.
Görevini kötüye kullanarak halka zulmeden bir valinin başına gelenler, Naima Tarihi'nde anlatılır. Meşhur akıncı ailelerinden Turhan Bey neslinden Faik Bey, mal tahsildarı olarak Mora tahririnden gelip Nasuh Paşazâde cenginde hizmet etmiş ve hizmetleri karşılığında sadrazam tarafından takdir edilerek Rumeli Beylerbeyi tayin olmuştu.
Beylerbeyliği esnasında Sofya'da halka zulüm yaptı. Birkaç kişiyi mahkeme yapmadan astıktan sonra Sofya Kadısı Sencârî Muizüddin Mehmed Efendi'den idamlarla ilgili bir mahkeme hükmü vermesini ısrarla isteyip kadıya cefa etti. Kadı bu baskı üzerine yola çıkarak İstanbul'a geldi. Divân-ı Hümâyûn'da olup bitenleri anlatıp beylerbeyinin yaptığı zulümleri defter olarak sundu.
Kadının bu ifadesi üzerine Mirahur Osman Paşa, Rumeli Beylerbeyliği'ne tayin edilip Faik Paşa azledildi. Sofya Kadısı da vazifesinden istifa etti. Kapıcıbaşı Şehbaz Ağa, kapıcılar ile varıp Faik Paşa'yı yakalayarak İstanbul'a getirdiler.


IV. Murad

ZULMÜ, İDAMINA YOL AÇTI
Dönemin padişahı Sultan İbrahim, beylerbeyi İstanbul'a getirilince 1644 yılının başlarında Topkapı Sarayı'nda Yalı Köşkü'ne inip Faik Paşa'yı Sofya kadısı yüzleştirip ne olup bittiğini anladı. Faik Paşa, kadının zulmettiğini söyleyip kendi yaptıklarını inkâr etti. Faik Paşa, kendisinden önceki Beylerbeyi Dilaver Paşa'nın şahitliğine başvurulmasını istedi.
Dilaver Paşa, kadının şeriata bağlı biri olduğunu, beylerbeyinin kadıya eziyet edip halka zulmettiğini söyledi. Şeyhülislam Yahya Efendi'ye durum danışıldı. Şeyhülislam "Bunun katli vacip olalı otuz yıldır" diye cevap verince padişahın emriyle Faik Paşa bostancıbaşı tarafından boğduruldu.


Rumeli Beylerbeyi


KARADENİZ'DE RUSLARA KARŞI SON SAVUNMA HATTI: HARŞİT
Harşit Savunması, I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusunun ve bölge halkının Doğu Karadeniz'de Rus ilerleyişini durdurmak amacıyla gerçekleştirdiği önemli savunma mücadelelerinden biridir. Bu konuda Ayhan Yüksel, Rezzan Ünalp, Adnan Yazıcı ve Ali Rıza Alparslan'ın çalışmalarına bakılabilir.
Rusların Karadeniz'i işgal harekâtına karşı 21 Ekim 1916'da başlayan ve 8 Kasım 1917'ye kadar devam eden bu mücadele, Kafkas Cephesi'nin batı kesiminde yaşandı. Rus ordusunun Erzurum, Bayburt, Gümüşhane ve Trabzon çevresini ele geçirmesinin ardından Osmanlı birlikleri daha batıya çekilmek zorunda kalmıştı. Bu geri çekilmenin sonunda Harşit Vadisi, Rus ilerleyişini durdurmak için oluşturulan son önemli savunma hattı hâline geldi.


Harşit şehitleri-Tirebolu Eymür Köyü

HALK DESTEK VERDİ
Harşit Vadisi'nin coğrafi özellikleri savunma açısından büyük avantaj sağlıyordu. Harşit Çayı boyunca uzanan dar vadi, yüksek dağlar ve sarp yamaçlarla çevriliydi. Bu durum, Rus birliklerinin ilerlemesini zorlaştırıyordu. Osmanlı ordusu da arazinin sağladığı bu avantajlardan yararlanarak savunma mevzileri oluşturdu. Kop Cephesi'nin düşmesinden sonra 3. Ordu Komutanı Vehib Paşa, Harşit çevresinde savunma yapılmasına karar verdi. Amaç, düşmanı mümkün olduğunca burada durdurmak ve gereksiz saldırılarla asker kaybı yaşanmasını önlemekti.