Yetti be kardeşim!

Eren Aysan
Bugün
30

1950'li yıllardan itibaren toplumsal çürüme baskın çıktı; siyaset erbabı bu yozlaşmanın öznesine dönüştü. O dönem Ankara'nın en önemli içkili lokantalarından biri Karpiç'ti. Başkentte bir şehir lokantası ihtiyacı doğunca Mustafa Kemal'in isteği üzerine Falih Rıfkı Atay, Bolşevik Devrimi'nden sonra İstanbul'a gelen beyaz Ruslardan George Karpovitch'e teklif götürdü, böylece yaygın kullanımıyla Karpiç restoran doğdu. Karpiç'in bar kısmı, ayın sonunu zor getiren gazeteciler ve yazarlarla dolardı; yemek bölümünde ise seçkin müşteriler olurdu hep. Ancak ülkedeki dönüşümden yeme-içme mekânları da etkilenmeye başladı. 1950'lilerde günlerce basını meşgul eden olaylardan biri de bir Demokrat Parti milletvekilinin Karpiç'e pijamasıyla girmeye çalışmasıydı. Oktay Ekşi, "Gazetecilikle Geçen O Yıllar" kitabında şöyle anlatıyordu bu vekili: "Milletvekilleri arasında pijamayı takım elbiseye tercih eden bir milletvekili daha vardı. Tekirdağ milletvekili bu politikacı, kaldığı otelden çubuklu pijamalarını çıkarmadan çıkmış, -ayağında da terlikleri vardı!- ünlü Karpiç Lokantası'nda karnını doyurmayı planlamıştı. Garsonların engelleme çalışmaları boşa çıkmış, milletvekili pencere kenarındaki masalardan birine oturup siparişini vermişti. Olay, gazetelere de yansımıştı. 'Ünlü lokantada pijamayla öğle yemeği yiyen milletvekili' haberi Ulus'un manşetini oluşturmuştu."

***

Dönem değişti. Pijamalı siyasetçiler bile mumla aranacak konuma geldi; onların yerini çağrıldıkları evlerde kendinden geçecek kadar alkol alıp rezillik çıkaranlar aldı. Meclis'in siyasal ağırlığı bozuldukça vekil listelerindeki kalite yerle yeksan oldu. Ezber ettikleri boyalı basının tutkallı sözleri dışında konuşamayan, sentezci mantık, bilimsel düşünce ve toplumsal kavrayışa denk bir sınıfsal bakıştan uzak bir topluluk türedi. Ne yazık ki sayıca çoklar. Aralarında iyi niyetli, namuslu birkaç akademisyen ve toplumsal muhalefete öncü isim bulunsa da bu yapı geneli yansıtmıyor. Dahası maden işçilerinin sokakta direndiği bir yerde kendi bireysel macerasını pespaye bir şekilde yaşayıp alkollü dayak yiyenlerin görüntüleri de sembole dönüşüyor.

***

Oysa çok değil yarım yüzyıl önce ülkenin kurucu kadrosu kendini geliştirmeye çalışıyor; kültür ve sanattan beslenerek ilerlemenin yöntemlerini arıyordu. Nitekim Erdal İnönü ve İsmet İnönü mektuplaşmalarında satır aralarını kitaplar, tiyaro eserleri, klasik müzik konserleri oluşturur hep. Mesela İnönü, 18 Şubat 1950'de yazdığı mektupta, oğluna "Erdalım, sevgili Erdalım" diye seslendikten sonra şunları yazar: "Havalar yumuşadı. Siz nasılsınız Bugün anneni ve Özden'i zorla konsere götürdüm. Schumann, Mozart, Puccini, Brahms; Liszt'ten güzel parçalar çaldılar. Bugün senden bir mektup bekliyordum. Belki yarın alırız. Bu mektubu da yarın postaya veririm. Tolstoy'un Savaş ve Barış'ına devam ediyorum. Askeri hareketler, gençliğimde tafsilatlı olarak okuduğumuz büyük seferler ve eserleri..." Yine bir başka mektup. 6 Ocak 1950 Cuma tarihli. Yine İnönü oğluna yazmış: "Somerset Maugham'ın elimde olan bütün eserlerini bitirdim. Hepsinden de memnun oldum. Ömer yeni iki kitap getirdi. Daha başlamadım. Şimdi elimde Rus edibi