Siyaset bir varmış bir yokmuş

Jose Saramago'nun "Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş" romanında günlerden bir gün ülkenin birinde ölüm, insanlardan can alma görevinden bir süreliğine vazgeçer. Öte dünyaya gidiş biletinin ortadan kalkmasıyla birlikte yaşamasından umut kesilen hastalardan, en ağır yaralılara kadar kimse ölemez. Ülkenin dört köşesinde derin bir sevinç kaplar herkesi. Adeta ölüme karşı başarı ilan edilmiş, kesintisiz bir yaşam insanlığın hanesine yazılmıştır. ok geçmeden derin bir mutsuzluk ve kaygı kaplar tüm evreni. Yaşlıların, dahası bir türlü ölemeyen hastaların durumu ne olacaktır Huzurevlerinde yataklar bir türlü boşalmaz. Defin işleriyle uğraşanlar, mezarcılar işsiz kalır. Cenaze ile ilgili bütün kuruluşlar iflas eder. Sigorta şirketleri nal toplar. Evler, yaşlı bakım merkezine ve hastaneye dönüşür. Ölümün tatile çıkması toplumsal düzenden aile içi ilişkilere kadar hemen her şeyi altüst eder.

***

Büyük yapıtların temel izleğinde öncelikle bir krizin varlığının tam anlamıyla ortaya konduğuna, ardından da o krizin insana dair hemen her şeyi altüst etme becerisini sunduğuna tanıklık ederiz. Nitekim üniversitede sevgili öğretmenim Turgut Özakman, "İnsan doğar, büyür, yaşar ve ölür. Ama insan bir gün ölemezse o krizin varlığıdır" diye özetlerdi bu temel durumu. İnsanın eşik atlama becerisi de kriz anlarında aldığı tutumla, tavırla ve davranışla ortaya çıkar. Birey onurunu koruyacak ya da bir yalanın içinde kaybolacaktır.

***

Ülkemiz uzun yıllardır bir "çingene mitolojisi"nde de değinilen bir lanetin içinde salınıyor. ingene bedduası, "olağanüstü zamanlarda yaşayasın"mış. Biz faniler, zamana özgü krizlere alıştık, her birinden çocukların oynadığı seksek oyunundaki gibi atlama becerisini göstermeye şartlandık. Kimi eşiği atlamayı üstünlük kurarak, alavare dalavere ile sağlama yolunu tuttu; kimi de namusunu ön plana aldı ama bozuk düzende yalnızca kendini değil, tüm ailesini yaktı. Böylece toplumsal değer yargıları da alt üst oldu. Etikten yoksun bir anlayış insanların güzel gelecek hayallerini biçti.

***

Gandhi ilkeden yoksun bir siyaseti dünyadaki yedi büyük günah arasında değerlendirir. Hatta bu yedi büyük günah çalışmadan kazanılan servet, vicdansız keyif, kişiliksiz bilgelik, ahlak yoksunu iş hayatı, insanlık dışı bilim, fedakârlık barındırmayan ibadet ve ilkesiz politikadır. Bizler ise bu günahların arasında kaybolduk. Hayatımızın büyük bir evresinde yolsuzluk banknotları ile mesnetsiz iddialar iç içe geçti. "Siyasette her şey başarıya odakladır" anlayışı her şeyi talan etti, buna karşılık "ahlaki amaçlara ahlaki araçlarla ulaşılır" prensibi defterlerden silindi.

***

Sonuçta ülkede gerçek anlamda entelektüeller cezaevine gönderildi ya da tasfiye edildi, kasabalı yarı okumuşlar ise kendi bireysel haresini genişletmek için siyaset alanında boy gösterdi. Böylece toplumsal düzeni kavrayamamış, bilgiden ve birikimden yoksun, okumaz yazmaz, sadece gündeme dair temel argümanları az biraz konuşabilir bir çoğunluk çıktı karşımıza.