Son dönemde siyaset erbaplarının o parti senin bu parti benim dolaşmalarına tanıklık ediyoruz. Dahası ideolojik açıdan birbirine hiç uyumlu olmayan bu yapılara geçenler altın gününe gidenler gibi musmutlu fotoğraf veriyor. Cevat Fehmi Başkut'un yıllar önce yazdığı Hacıyatmaz ise bu aktörlere tanıklık ediyor. Gerçekten de Hacıyatmaz belirli bir dönemin siyasal hayatını hicveden bir oyun değil, Türkiye'de siyasetin çevresinde oluşan ve zaman içinde kalıcılaşan bir politikacı tipinin keskin portresini sunuyor bize. Oyunun adı da bu tipin en güçlü metaforu; yani hacıyatmaz devrilir ama yeniden doğrulur. İktidarlar, partiler ve siyasal dengeler değişir fakat bu politikacı her yeni koşula uyum sağlayarak ayakta kalmayı başarır.
Bu politikacı tipinin en belirgin özelliği güçlü bir ideolojik altyapıya ve siyasal omurgaya sahip olmamasıdır. Siyaset onun için belirli bir dünya görüşünü, toplumsal ideali ya da programı hayata geçirmenin aracı olmaktan çıkar; iktidara yaklaşmanın, iktidarda kalmanın ve kişisel konumunu korumanın aracına dönüşür. Bu nedenle dün savunduğunun bugün karşısında durabilir, dün eleştirdiği gücün bugün yanında yer alabilir. Onun açısından belirleyici olan düşüncenin doğruluğu değil, hangi düşüncenin o anda kendisine güç ve mevki sağlayacağıdır.
Başkut'un çizdiği bu tipte ilkenin yerini çıkar, düşüncenin yerini fırsatçılık, siyasal inancın yerini ise güce sadakat alır. Bu yüzden "hacıyatmaz" yalnızca komik bir benzetme değil; siyasal karakterin yokluğunu anlatan güçlü bir simgedir. Politikacı düşmez, çünkü her düşüşte yönünü değiştirerek yeniden ayağa kalkmayı bilir.
***
Ancak Başkut'un eleştirisi yalnızca politikacıyla sınırlı değildir. Onun çevresinde gücü alkışlayan, iktidardan yararlanmak isteyen, dünün yöneticisini terk edip bugünün yöneticisine yaklaşan dalkavuklar ve çıkar çevreleri de vardır. Böylece siyasal yozlaşma tek kişinin etik sorunu olmaktan çıkar ve bir ilişki biçimine dönüşür.
***
İdeolojik çerçevenin geri çekildiği yerde siyaset, program ve toplumsal amaçlardan çok kişilere, konjonktürel ittifaklara ve iktidar hesabına yaslanabiliyor. Böyle bir ortamda siyasetçi de belirli ilkelerin ve toplumsal hedeflerin taşıyıcısı olmaktan uzaklaşıp değişen güç dengelerine göre pozisyon alan bir aktöre dönüşme heyecanına kapılıyor. Ne yazık ki ideolojik yoksunlukla siyasi kararları birbirine bağlayan tutarlı bir değerler ve amaçlar bütününün bulunmaması siyasetçiyi kişisel ikbalini güçlendirme pozisyonuna itiyor. İdeolojik zeminin zayıflamasıyla bireysel çıkar arasındaki ilişki tam bu noktada belirginleşiyor, Bir siyasetçi kendisini bağlayan ilkelerden, programdan ve temsil ettiği toplumsal kesimlere karşı sorumluluktan uzaklaştıkça siyasal başarının ölçüsünü de bireysel çıkış noktalarında arıyor. Amaç, savunulan düşüncenin hayata geçirilmesinden çok makamı korumak, iktidara yaklaşmak, aday olmak, görünürlük kazanmak ya da siyasal kariyeri sürdürmek haline geliyor.
***
Ancak mesele aday gösterirken sadece güvenilir kişiyi bulmak değil. Onun sağlam bir örgütlenme biçimi ile ideolojik taban, en önemlisi de entelektüel birikimden geldiğini sorgulamadan hareket etmek. Şu anda ne yazık ki bu eş, dost siyaseti ile değil örgütlenmeyi dik tutarak ve adamakıllı idare sağlayarak mümkün olabilir. Eğer bu kadar büyük savrulma karşısında özeleştiriden yoksun davranışlarla ilerlenirse o temsiliyete de güven azalır.

25