Hayatın bize sunduklarını kaldırmakta güçlük çektiğimiz, kendi içimize konuşsak da çözüm bulamadığımız, var olan gerçeklik karşısında elimizin kolumuzun bağlandığı zamanlar var. Her yıl olduğu gibi bu yıl da Sivas katliamının senei devriyesinde dört döndüğüm, ayrıntıları hafızamda tazelediğim, yeni bir hatıra kapımı çalarsa nefessiz kaldığım o meşum günü geride bıraktım. Öte yandan bunca yıl sonra kederim her yanımı kaplasa da konuşmak, yazmak, söylemek fayda etmiyor. Bu duygu durumumum ardında adalet mekanizması iyi işlemediği için duyduğum büyük çaresizlik var. Sadece kendim için değil, tüm ülke için duyduğum derin sancının içinde kıvranıyorum.
***
2 Temmuz günü sıradan bir ikinci sayfa haberine uyanıverdik. Gemerek'te Kızılırmak'ta akıntıya kapılan 3 kişiden 2'si kayboldu. Mevsimlik işçi Gülistan Şahin'le köye gelen Zerda ve Gülseren Şahin ırmakta çamaşır yıkarken suya kapıldı. Zerda 13, Gülseren 15 yaşındaydı. Son bir yıl içinde hayatını kaybeden çocuk işçilerden onlar da. Bugün Türkiye'de TÜİK verilerine göre dokuz yüz yetmiş bin çocuk işçi kayıtlı olarak çalışıyor. İstanbul İş Sağlığı Güvenliği Meclisi ise iki milyondan fazla çocuk işçi olduğuna dair tahmin yürütüyor. Her on çocuktan sekizinin iş güvencesi yok. Kayıt dışılar. Ülkemizdeki fakirliğin ucuz emekle birleşmesinin sonuçları işçi ölümleri ve çocuk ölümleri ile harmanlanıyor.
***
Öte yandan siyasi davalarla sınandığımız bambaşka bir sürecin içinden adeta Metin Altıok'un dizelerine yaslanarak geçiyoruz: "Hapishaneler insan dolu kum gibi/ dışarda bir buruk özgürlük zakkum gibi/ içerde de dışarda da zor iş yaşamak/ hem varım hem yokum gibi." Son bir haftada duruşma salonlarında yaşananlar bize trajik bir film izliyormuşuz duygusu veriyor. Oyuncularının hepimiz olduğu... Nitekim bu yazıyı yazarken Deniz Göktaş da tutuklandı.
***
Bütün bu arbedenin ortasında Sivas katliamında babaları yakılan üç aile (Metin Altıok, Behçet Aysan ve Nesimi imen'in aileleri) AİHM'e gitmek zorunda kalıyoruz. Şunun altını çizmekte yarar var: Bizim öncelikli tercihimiz hiçbir zaman uluslararası yargı olmadı. Her şeyden önce kendi ülkemizde adaletin sağlanmasını istedik; insan, yaşadığı ülkenin hukukuna güvenmek ister. Otuz üç yıldır bütün hukuki yolları sabırla tükettik. Süreç içerisinde gördük ki, Sivas katliamı davası zamana yayılan bir dosyaya dönüştü. Zamanaşımı kararları, firari sanıkların yıllarca yakalanmaması ve hüküm giymiş sanıkların serbest kalması, mağdur ailelerde adalet duygusunu derinden sarstı. Son umut olarak başvurduğumuz Anayasa Mahkemesi'nden de tam on iki yıl herhangi bir sonuç alamayınca iç hukuk yollarının fiilen etkisiz hale geldiğini gördük. Bu nedenle AİHM'e başvurmak bizim için bir tercih değil, hukuken kaçınılmaz bir sorumluluk haline geldi. Ayrıca katliamda öldürülmüş bir şairin kızı olarak başımı yastığa koyarken vicdanımın rahat olmasını istemem bunca acıdan sonra bir hak. Elbette her yüksek mahkemenin iş yükü olabilir; ancak yaşam hakkını ilgilendiren, otuz üç insanın yaşamını yitirdiği ve toplum vicdanında derin izler bırakan böylesine önemli bir dosyanın yıllarca bekletilmesi makul görülemez.
***
Devletin yalnızca yaşamı koruma yükümlülüğü yoktur; bu tür ağır olayları etkili biçimde soruşturma ve sorumluları ortaya çıkarma yükümlülüğü de vardır. Ancak biz olayın ağırlığını, devletin pozitif yükümlülüklerini ve yıllardır devam eden cezasızlık sorununu birlikte değerlendirmesini bekliyoruz. Böyle bir karar yalnızca Sivas katliamı açısından değil, benzer ağır insan hakları ihlallerinin gelecekte nasıl ele alınacağı bakımından da önemli bir referans olacaktır. Türkiye'de uzun yıllardır faili meçhul cinayetler, gözaltında kayıplar ve benzeri ağır hak ihlalleri konusunda cezasızlık tartışmaları yaşanıyor. Adaletin sağlanmasındaki inadımız, gelecekte benzer olayların yaşanmaması için önemli bir hukuki güvenceye sahip olmak istememizle bağlantılı.Tarih yalnızca geçmişi anlatmaz; geleceğe de yön verir. Eğer genç kuşaklar Sivas katliamını sadece tarih bilgisi olarak görürlerse bu olayın neden yaşandığını ve hangi toplumsal koşulların buna zemin hazırladığını anlayamazlar.
***
Şu son bir haftada ta içinden yaşadığım/ız emek-sermaye çelişkisiyle adaletin tesis edilememesinin birbiriyle doğrudan bağlantılı olduğu su götürmez bir gerçek. Düşünce ve ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, bağımsız yargı ve hukuk devleti anayasada yazan olgulardır. Anayasal düzeni savunmak ve korumak ise bir kamu görevidir. O yüzden görevlerimizi günlük ve anlık meselelere göre düzenleyip "dağılmayalım"! Bu yıl da 2 Temmuz'da görevimizi yaptık, sosyal medyamızda bir Behçet Aysan bir de Metin Altıok şiiri paylaştık deyip sıyrılmayalım anlayacağınız.
***
Soru: Sivas katliamı davasını yıllar süren hukuk mücadelesinin ardından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne taşıdınız. Sizi bu noktaya getiren süreç nasıl gelişti İç hukukta hangi aşamada artık başka bir yol kalmadığına karar verdiniz
Eren Aysan: Bizim öncelikli tercihimiz hiçbir zaman uluslararası yargı olmadı. Her şeyden önce kendi ülkemizde adaletin sağlanmasını istedik. ünkü insan, yaşadığı ülkenin hukukuna güvenmek ister. Otuz üç yıldır bütün hukuki yolları sabırla tükettik. Ancak süreç içerisinde gördük ki Sivas katliamı davası yalnızca zamana yayılan bir yargılama değil, aynı zamanda cezasızlığın kurumsallaştığı bir dosyaya dönüştü.
Yerel mahkemelerin verdiği zamanaşımı kararları, firari sanıkların yıllarca yakalanmaması ve hüküm giymiş sanıkların serbest kalması, mağdur ailelerde adalet duygusunu derinden sarstı. Son umut olarak başvurduğumuz Anayasa Mahkemesi'nden de yıllardır herhangi bir sonuç alamayınca iç hukuk yollarının fiilen etkisiz hale geldiğini gördük. Bu nedenle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmak bizim için bir tercih değil, hukuken kaçınılmaz bir sorumluluk haline geldi.
Anayasa Mahkemesi'nin bu dosya hakkında on iki yıl boyunca karar vermemiş olması başlı başına ciddi bir hukuk sorunudur. Elbette her yüksek mahkemenin iş yükü olabilir; ancak yaşam hakkını ilgilendiren, otuz üç insanın yaşamını yitirdiği ve toplum vicdanında derin izler bırakan böylesine önemli bir dosyanın yıllarca bekletilmesi makul görülemez.
Biz bunu yalnızca geciken bir yargılama olarak değil, etkili başvuru hakkının fiilen ortadan kalkması olarak değerlendiriyoruz. Adalet yalnızca doğru karar vermek değildir; makul sürede karar verebilmektir. Aksi halde geciken adalet, adalet olmaktan çıkar.
*
Soru: AİHM başvurunuzun hukuki dayanakları nelerdir Mahkemeye hangi temel hak ihlallerini taşıdınız
Eren Aysan: Başvurumuz oldukça kapsamlı. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında başta yaşam hakkı olmak üzere etkili soruşturma yükümlülüğü, adil yargılanma hakkı, etkili başvuru hakkı, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi birçok hakkın ihlal edildiğini ortaya koyduk.

4