Bizim burada ne işimiz var

Eren Aysan
Bugün
10

Mussolini, 9 Kasım 1926'da kendisine yapılan bir saldırıyı bahane ederek olağanüstü hal yasalarını uygulamaya koydu ve ilk iş olarak da muhaliflere gözdağı verdi. Antonio Gramsci, parlamenter dokunulmazlığı olmasına rağmen diğer komünistlerle birlikte tutuklandı. Davada faşist rejiminin savcısı Michele Isgro, "Bu beynin çalışmasını yirmi yıl süreyle durdurmalıyız!" diyerek maksadını ortaya koydu. Böylelikle faşizm bütün İtalya'ya kök salacak; Gramsci'nin tezleri havaya uçacaktı. Ama onun çok uzun süren cezaevi günlerinde beyninin işlemesi durmadı. Tam otuz iki parçadan oluşan, bugün hâlâ devlet ve hegemonya özelinde yararlandığımız "Hapishane Defterleri" böyle böyle oluştu. Yapıtına da şöyle bir not düşmüştü: "Öyle sanıyorum ki insanlık tarihinde, son nefesine dek kendi yetileri ile amansız yazgı arasında, çalışmak, öğrenmek ve savaşmak isteyen insan ile onu yavaş yavaş yitirip tüketen kaba güç arasında böylesine acıklı bir savaş örneği yoktur." Düşünsel planda dünya tarihinden el alarak sınıfsız bir dünya özlemiyle yanıp tutuşan, çağdaş köleliğe sistemli bir biçimde başkaldıran Aydınlanmacıları örnek gösteriyordu. Bitmeyen, nefes nefese, soluksuz bir mücadeleydi bu.

***

Türkiye ölçeğine bakıldığında ise Gramsci'nin bu sözlerini aratan gerçek bir aydın katliamı yaşandı. Her biri deyim yerindeyse hastalık bulaşmış hayvanlar gibi itlaf edildi. Yok edilemeyenler ise demir parmaklıklar ardına atıldı. Tüketilmek istenen onların düşünceleriydi. Hatta öyle bir hale geldi ki süreç içinde "cezaevi okulu"na dönüştü her şey. İbrahim Balaban'ın ressamlığa, Orhan Kemal'in şiirden öykü yazarlığına geçişi büyük yazarlar çağına kapı araladı. Cezaevi yaratıcılığın perçinlendiği bir yere dönüştü. Nitekim çevirmen-yazar Osman Akınhay, bir sosyal medya paylaşımında çevirmenlik macerasına nasıl girdiğini şöyle anlatmıştı: "Yıl 1982, Mamak'ta hapisteyim. Ali Asker ile altlı üstlü ranzadayız. Kendi kendime İngilizce çalışıyorum. Alan Paton'un 'Cry the beloved country'i gözüme kestirdim. Bir deftere çeviriyorum: O/bu/şu tarlasına döndü. Beğenmedim, kapattım unuttum. Hüküm giyince anakkale'ye sevk edildim, İngilizce okumayı sürdürdüm. 86 oldu, Öner Yağcı bir yazı masasında daktilo ile roman yazıyordu. Onu çok kıskanıyordum. Ben de daktilo getirttim. Ama ne yazacağım Roman yok, öykü yok. Belki çeviri yaparım dedim."

***

Cezaevinde en kötü koşullara karşın bir yazı masasına sahip olmak söz söylemeyi belirgin kılarak iktidar alanı açmak; bir anlamda devletin otoritesine karşı yeni bir hamlede bulunmaktır. Nitekim Öner Yağcı o yazı masasına ve daktiloya sahip olmak adına cezaevi yöntemine kıyasıya savaş açmıştı. Yazarın sorumluluğunun başladığı en biricik yer yaşamın savunulmasıydı. Demir parmaklıkların ardından Arif Damar'dan Hasan İzzettin Dinamo'ya, Rıfat Ilgaz'dan Sabahattin Ali'ye, Ataol Behramoğlu'ndan A. Kadir'e, Sevgi Soysal'dan Behçet Aysan'a uzanan geniş bir yelpazede yaşanan kötü günlerin ağırlığı beyaz kâğıtlara taşınırken hep sihirli sözcük umut oldu. Geçtiğimiz günlerde gazeteci