Affedersin yoldaş... Ne olur diren!

Eren Aysan
Bugün
16

Ahmet Telli bir hastane odasında yaşam savaşı veriyor. Oysa zihnimdeki fotoğrafta doksanlı yılların başında ve bir ilkbahar akşamında. Ankara nergis kokusuna teslim olmuş çoktan. Okul çıkışı Mülkiyeliler Birliği'ne koşarak giriyorum. Beyaz örtülü bir masada annemle oturuyor. Bir şiiri kanatlandırıyorlar. Taptaze bir şiir hem de. Adı: Asmin. "Asmin, üç bin metre doruklarda açan bir dağ çiçeğidir" diyor Ahmet Abi. "Bir de etin Öner'in annesinin adı..." Kocaman bir gülümseme dudaklarımda... "Bu şiir erkes kardeşliği için mi yazıldı" diye soruyorum. O yıllarda yanıtsız soruları ve sonrasında çok yaşayacağım uzun susuşların anlamını bilmiyorum. (Bilenler bilir Ahmet abi erkestir. etin Öner de öyle...)

***

Ankara toplu kıyımlardan henüz geçmemiş. Yine de 12 Eylül'ün uzun süren kışı artçılarıyla sürüyor. Kolay değil, "yangın yılları"ndan çıkmışız da kahır yıllarına varmamışız. Ahmet abi, "Su çürüdü" demiş, "Adımdan gayrısını bilmiyorum"u da ekleyerek... Oysa fizikte su filan çürümez. Hadi çürüdü diyelim, su biterse yeryüzünde, tek bir canlı kalmaz. Ne küçük bir çocuğun gülüşü ne de seke seke koşan bir ceylan ne de saksıdan boynunu uzatmaya çalışan hercai menekşe... İnsana dairdir hayat! Peki mapushanede işkence Bu yüzden belki de şiirimizin hayatı savunan en güçlü şiirlerinden biridir, büyük bir itirazdır yaşamın sesini yok edenlere, "Su çürüdü".

***

Bu şiirin yazıldığı tarihten neredeyse on yıl kadar sonrasında bir zaman dilimi söz açtığım... "Kumrular Sokağı hüzzamdı bir zamanlar/ Kale'ye rast vaktinde çıkılırdı/ Gariptir, Sezenler'deki hanende/ ekip gitti Sargut'tan bir ay önce" dizelerindeki gibi, gözlerde o bir daha dönülemeyecek hazin günlere ait hüzün var. Düşünsenize, Sargut Şölçün gittiği Almanya'da hayatta! Ölümün soğuk nefesini tatmamış... Babamlar yakılmamış... Bilge Karasu Tavukçu'da tek başına oturuyor, Hüseyin Cöntürk kahvede gençlerle şiir üzerine sohbeti koyultuyor; Ahmet Erhan, Akif Kurtuluş ve Adnan Azar Express'te biralarını yudumluyor. Körfez'de Muzaffer Buyrukçu beyaz ütülü gömleğinin kollarını özenle sıvamış, anılarını not ediyor. Nostalji'de Salih Bolat'la Metin Altıok rakı üzerine güzellemelerle coşuyor. Naşide tok sesiyle utanarak şarkı söylüyor. Erhan Bener, Yüksel Caddesi'nde ağır ağır yürüyor. Hasan Uysal, Fikret Otyam'la Fikret Mualla'nın çocuksu resimleri üzerine tartışıyor, erkes Karadağ biraz daha mı zayıflamış ne Hay Allah! Duran Karaca yeni resim sergisi açmış. Şükrü Erbaş çalıştığı Toprak Mahsulleri Ofisi'nden çıkmış, kendini Kızılay'a atmış. Ahmet Say, yeni bir yazar örgütü kurma çabası içinde. Babam muayenesinden çıktıktan sonra onunla yeni örgütlenme biçimlerini tartışıp duruyor. ünkü umudumuz var! Benjamin'in, "Umut dediğimiz şey umutsuzlar adına bir beklentidir aslında" sözüne özenle yaslanmışız. Umutsuzluğun geçmiş darbe tarihinde yazılı son yaprak olduğunu sanıyoruz. Ahmet abi de 1402'lik olduğu için atıldığı işine dönmüş, emekli olmuş. Bir de eski Volkswagen araba almış.

***

Ahmet abinin tek bir yarım kitabının olduğunu düşünürüm. O da Ulus Baker'le yaptığı "Vicdan: Romantizmin Ruhu" söyleşisidir. Sanki daha da uzayacak, oylumlu, katıksız bir filozofla bir şairin kolay kolay yan yana gelemeyeceği, gelse de böyle tadından yenmeyeceği bir söyleşidir okuduğumuz. Belki de Ahmet abi de Ulus'un benim gibi hep yanında olacağını düşündü. arçabuk gitmeyeceğini... Gidenler kalanların anısı oldular yürüdüğümüz sokaklarda.

***

Ahmet abiyi düşününce önce aklıma Elsa Triolet'in çok sevdiğim romanı "Beyaz At"ta Michel Vigaud'un öyküsü gelir. Michel Viagud, kendini göstermeyi sevmez, tek başına, özgür istenci doğrultusunda yaşamak ister. İstemediğine zorlanınca da tasını tarağını, bez ayakkabılarını, diş fırçasını, tıraş makinesini kapıp gider. Böyle durumlarda hep şöyle der: "Füme et haline gelmek istemiyorum ben." Oysa gizliden gizliye bir kahraman kişiliği taşımaktadır içinde. Günün birinde beyaz atına atlayacak, kenti saran hendekten geçerek kuledeki prensesi kurtaracaktır. Ama bunun nasıl olacağını bir türlü bilemez: "Ne biçim dünya bu! Ne kurtaracak şehir kaldı ne öldürülecek bir ejderha! Allah'tan ki yollar var, bir de onlar olmasa..." Bir kez çıkar o fırsat önüne. Bir tek kez görür beyaz atı. Hiç tanımadığı bir askerin hayatını kurtarmak için kendi hayatını vererek değerlendirir bu fırsatı. Kurtardığı asker daha sonra şöyle anlatacaktır olayı: "Tam o sırada, birisinin, bana yardım için koştuğunu gördüm: Michel Vigaud'ydu bu... Bana yardım etmek için koşuyordu ve aynı zamanda patlayan bir bombayla üzerime yıkıldı kaldı. O durmadan kan kaybediyordu, beni suluyordu kanıyla ve ben, can çekişmekteydim. 'Affedersin!' diyordu arada bir. 'Affedersin yoldaş'"