Knut Hamsun "Açlık" romanında "Bütün bunlar Kristiania'da aç dolaştığım günlerde oldu" diyerek bozuk düzenin hâkim olduğu bir dünyanın kapısını aralar. 1890'da yayımlanan romanın kahramanı Kristiania'da, bugünkü Oslo'da yaşayan, genç bir yazardır. Kalemiyle geçinmeye çalışır. Beş kuruşu yoktur. Kirasını bile ödeyemez. Zamanla eşyalarını birer birer elden çıkarır. Sokaklarda aç bilaç dolaşırken onurunu korumaya çalışır. Hamsun'un anlattığı yalnızca midenin açlığı değildir. Açlık bir düşüncedir ve giderek insanın zihnine yerleşir. Onun davranışlarını, insanlarla ilişkisini ve gerçekliği kavrayışını değiştirir. İnsan aç kaldıkça yalnızca bedeni zayıflamaz; dünyadaki varlığı da değişir, büyür ya da küçülür. Ne yazık ki insanın bir lokma ekmek karşısındaki çaresizliğini sarsıcı anlatan Hamsun'un siyasi sicili hiç de masum değildi. Nazi Almanyasını destekledi, Hitler'e hayranlığını gizlemedi. Edebiyatın rahatsız edici çelişkilerinden biri belki de burada duruyor: Bir yazar insanın açlığını bütün çıplaklığıyla görebilir ama o açlığı yaratan ya da derinleştiren siyasal dünyanın karşısında aynı berraklıkla konum alamayabilir. Hamsun, bugün yalnızca yoksulluğu değil, yoksulluğun siyasal nedenlerini görmek arasındaki mesafeyi de düşündürüyor bize.
***
Aradan geçen bunca yıldan sonra açlığı hâlâ edebiyattan değil, hayatın içinden konuşuyor olmamız başlı başına bir mesele. ünkü Türkiye'de bugün tartışılması gereken yoksulluğu üreten büyük sınıfsal eşitsizlik. Rakamlar bazen kelimelerden daha acımasız. Geçtiğimiz günlerde Kansu Yıldırım Evrensel gazetesindeki köşesinde de yazdı. Türkiye'de en zengin yüzde 10 toplam servetin yüzde 68.4'üne sahip. Daha çarpıcısı, nüfusun yalnızca yüzde 1'ini oluşturan en zengin kesimin toplam servetten aldığı pay yüzde 35.1. Nüfusun en yoksul yüzde 50'sinin toplam servetten aldığı pay ise yalnızca yüzde 2.7. Bir tarafta ülke nüfusunun yarısı. Diğer tarafta yüzde biri. Yüzde 2.7'ye karşı yüzde 35.1. Eşitsizlik dediğimiz şey biraz da bu iki rakamın arasındaki mesafeden ibaret. Üstelik servet piramidinin tepesine çıktığımızda tablo daha da belirginleşiyor. Forbes verileri üzerinden yapılan hesaplamaya göre Türkiye'de yalnızca 42 kişi ve ailenin toplam serveti 105.3 milyar dolara ulaşıyor. Burada artık "bazıları biraz daha zengin, bazıları biraz daha yoksul" diyebileceğimiz bir gelir farkından söz etmiyoruz. Servetin olağanüstü ölçüde belirli ellerde yoğunlaşmasından söz ediyoruz. Şu var ki servet yalnızca bankadaki para değildir: Şirketlerdi, hisselerdir, gayrimenkullerdir, üretim araçlarıdır, finansal varlıklardır. Bunların mülkiyeti aynı zamanda geleceğin gelirinin de mülkiyetidir. Bu nedenle gelir eşitsizliği ile servet eşitsizliğini birbirinden ayırmak gerekiyor.
***
Dünyanın hemen her yerinde aynı şehirde yaşasalar insanlar aynı hayatın içinde yaşamazlar. Biri iyi beslenir, diğeri okulda dağıtılacak bir öğünün hesabını yapar. Biri özel ders alır, diğeri ailesine katkıda bulunmak için çalışır. Biri üniversite tercihinde hangi okulun kendisine daha fazla imkân sağlayacağını düşünür, diğeri okuyacağı şehirde kirayı nasıl ödeyeceğini. Biri geleceğini seçer. Diğeri geleceğini geçindirmeye çalışır. İşte sınıf dediğimiz şey biraz da burada görünür hale gelir. Türkiye'ye baktığımızda başka bir tarihsel ironiyle de karşılaşıyoruz. Bir zamanlar zenginliği, gösterişi ve lüks tüketimi eleştiren; kendisini daha mütevazı bir hayatın, kanaatin ve paylaşmanın değerleriyle tanımlayan muhafazakâr siyasetin çevresinde, yıllar içinde yeni bir sermaye ve yeni bir zenginlik kültürü oluştu. Son çeyrek yüzyılda Türkiye'de yeni şirketler büyüdü, yeni servetler oluştu, kamu ihaleleri ve büyük altyapı yatırımları çevresinde yeni sermaye grupları güç kazandı. Böylece eski seçkinlere yöneltilen "bir avuç zengin" eleştirisinin yanında, dönemin kendi zenginleri de görünür hale geldi. Zenginlikle kurulan dil de değişti. Bir zamanların "bir lokma bir hırka"sının yerini pahalı otomobillerin, büyük konutların, markaların, gösterişli düğünlerin ve sosyal medyada sergilenen tüketimin aldığı örnekler çoğaldı. Kanaatin yerini tüketim, mahcubiyetin yerini teşhir aldı. Buradaki çelişkiyi yalnızca ahlaki olarak nitelendirmek mantıklı bir bakış açışı değildir. ok açık ki dünya tarihinde de örnekleri görülen bu yaklaşım sınıfsaldır. Bu nedenle de yoksulluğu yalnızca hayat pahalılığına indirgemek, sonuçları konuşup nedenleri sessiz bırakmak olur. Ancak toplumsal ahlak da en derin haliyle selam çakar bize. İspanya'da yaşlı bir yatalak kadının evden çıkartılması sonucunda bütün halk sokağa dökülürken, bizde benzer bir durum yaşanmaz! Yaşanmıyor!
***
ok açık ki yoksulluk yalnızca ne yiyebildiğimizle ilgili değildir. İnsanların hangi evde oturduğunu, nasıl ısındığını, hangi sağlık hizmetine ulaşabildiğini, çocuğunun eğitimini, hatta hangi kitabı satın alabildiğini, sinemaya ya da tiyatroya gidip gidemediğini, yılda birkaç gün tatil yapıp yapamadığını belirler. Yoksulluk insanın zamanını da elinden alır. ünkü parası olmayan insan pek çok şeyi zamanıyla öder. Daha uzun yolculuk eder. Fazla mesaiye kalır. Daha uzun bekler. Daha kötü koşullara katlanır. Ve sonunda yaşam yalnızca hayatta kalmaya indirgenir. Tam da bu noktada asıl tehlike başlar: Alışmak. Eşitsizliği hayatın doğal hali sanmak. Bir tarafta milyarlarca dolarlık servetlerin birikmesini, diğer tarafta milyonlarca insanın temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmasını birbirinden bağımsız iki olay gibi görmek. ok açık ki ne yoksulluk bir doğa olayıdır ne de eşitsizlik de kader! Vergi politikalarından ücretlere, çalışma koşullarından sosyal güvenliğe, kamusal eğitimden sağlığa kadar gelir ve servetin nasıl dağıldığını etkileyen çok sayıda ekonomik ve siyasi tercih vardır.

9