Bir kelime, bin kırık

Kalemi elime her aldığımda, artık yalnızca cümle kurmadığımı hissediyorum; sanki görünmeyen yaralara dokunuyorum. Bu çağda kelimeler, hiç olmadığı kadar hızlı dolaşıyor. Bir ekranın ışığında doğuyor, bir başkasının kalbinde yankılanıyor. Bazen, yalnızca tek bir kelime, bir insanın iç dünyasında uzun süre susmayan bir çatlağa dönüşüyor.

Eskiden söz, yüz yüze söylenirdi; şimdi parmak uçlarımızdan dökülüyor. Daha hızlıyız, daha aceleciyiz. Birini anlamaya vakit ayırmak yerine, onu tanımlamayı seçiyoruz. 'Tuhaf', 'abartılı', 'sorunlu'... Birkaç harf, bir insanın bütün hikâyesinin yerine geçiyor. Oysa hiçbir hayat bu kadar kısa bir kelimeye sığmaz. Ama biz, hızın büyüsüne kapıldıkça derinliği kaybediyoruz.

Sosyal medya çağında yaşıyoruz; herkesin bir vitrini, herkesin bir sesi var. Ama bu sesler çoğu zaman anlamaya değil, yargılamaya yöneliyor. Bir davranışı çözmeye çalışmak yerine, ona bir etiket yapıştırıp geçiyoruz. Çünkü etiketlemek kolaydır; anlamak ise emek ister. Ne yazık ki giderek daha az emek vermek istiyoruz.

Oysa insan, görünenin çok ötesinde bir varlıktır. Birinin sessizliği, belki de en gürültülü yardım çağrısıdır. Birinin taşkınlığı, belki içindeki kırılmanın taşmasıdır. Dışarıdan 'anlamsız' görünen her davranışın ardında, çoğu zaman dile gelmeyen bir hikâye saklıdır ki o hikâyeyi anlamadan hüküm verdiğimizde, bir insanı değil, sabırsızlığımızı ortaya koyarız.

Oysa kadim öğretiler bize bakmayı değil, görmeyi; duymayı değil, işitmeyi öğretir. İnsanın hâline yüzeyden değil, derinden yaklaşmayı... Çünkü her ruh, kendi içinde görünmeyen bir yolculuk taşır. O yolculuk, dışarıdan bakana çoğu zaman eksik görünür. Ama eksik olan hikâye değil, bizim bakışımızdır.