Bir İstanbul hatırası:
Şehrin merkezî duraklarından birindeyim. Hayatın çeşitlemesini solumak için isabetli bir nokta. Fakat öyle gözlerimi yerinden kımıldatacak, dikkatimi harekete geçirecek bir şey yok. Yılgınlık var asfaltta…
Zaten hep öylesinelikler içinden çıkmıyor mu kıyı köşe hikâyeleri Yahut sinmiyor mu demeliyim Evet, siniyor.
Hız çağında kendinin kimsenin bilmediği dünyasından fotoğraflarla dolu duvarına yaslanmış bir kabuğun içine siniyor. Öyle bir karşılaşma bu.
Durağa birden çizilmiş gibi duran gölgeyi fark edince beliriş sebebini takibe alma ihtiyacı hissediyorum.
Omuzları düşmüş biraz. Ama hâlâ kendime yeterim edası var. Açık kahverengi ceketinin içinden görünen bal rengi süveteri, koyu kahverengi pantolonu, üzeri delikli taba rengi ayakkabıları, başında kalın ve çelik örgülü taba rengi takkesiyle oturuyor. Gözü yormayan, kendini gösterme kaygısı olmayan tertemiz bir uyum. Gözlerini çevreleyen derin kırışıklıklar, bereketli gece okumalarında uykuyu kovmak için uzun uzun ovularak eskitilmişe benziyor.
Gözlerinin akı pembeye dönmüş. Yüzüne ve ellerine abdest aydınlığı yerleşmiş. Muhlis, alışmış, çok çok gücenmiş ama sonunda alınganlıktan vazgeçmiş, susmuş, Hakk'a yönelmiş bir hâl içinde. Böyle bir zamanda onunla yaşıt olup gördüklerine tanık olasım geliyor. Beyhude, ısrarsız, kısa süren bir talep benimki. Onun için hemen geçip gidiyor.
Yetmiş beşlerini süren bu "beyefendi", çocukluğunda kısmen orijinal kalmış bir İstanbul'u yaşayabilmiştir. Onun çocuk hülyalarında dolanmak, belki birkaç mescidin, kapısı kilitli tekkelerin, türlü türlü süslenmiş sayısız çeşmenin ve sebilin, birkaç önemli medresenin yıkımıyla da yüzleştirecek elbet.
Ama benim asıl hissetmek istediğim, onun çocukluğuna mıhlanmış latif sözler, bugünkü lüks muhataplığıyla alakası olmayan seçkin yaşantılar, Arnavut kaldırımlı yollar, gündelik hayatın rotasını çizen mahalle karakteristikleri, azalmaya yüz tutmuş ahşap kafesli, cumbalı evlerden yükselen sabun kokuları ve beyaz tülbentli nineler, anneler… Sokakların altmış yıl önceki hikâyeleri, sesleri, insan dokuları, komşulukları, mobilyaları, yemekleri…
O sokaklarda bakışlarını eskitmekte olan bir annenin hayır duasıyla uğurlanmıştı her gün işe.
Kuru havalarda Fatih Camii'nin minare gölgelerinde yürümüştü eve kadar.
O gelene dek yatsı ezanları uzun uzun okunmuştu karşılıklı camilerden.
Sokak onu tarhana ve katık kokuları ile karşılamıştı.
Yedeği olmayan halılara basınca rahatlamıştı ayakları, pencere önü dar sedirlerde dinlendirmişti sırtını, bir yer sofrasıydı karnını doyurduğu ve yedeği olmayan çarşafa geçirilmiş Sümerbank kumaşından yapılma yorgandı uyuduğu.
Bilmek istediğim Boğaz'a nazır bir beyefendinin maceraları, cemiyet hayatı değildi zaten. Hayatın her yerine sinmiş bir hayat da değildi.

16