Şu cümleler, "fecirsizliğimize" yazılmış müthiş bir anlatımdır. Fecrin nimetlerinin Batılılaşma uğruna hor görülüşüne, unutuluşuna dair bir mersiyedir âdeta:
"… fecir saati, Müslüman için rüyasız bir uykunun sonu ve yıkanma, ibadet, neş'e ve ümidin başlangıcıdır. Müslüman yüzü, kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi fecrin en güzel tecellilerindendir. Kubbe ve minareleri o alaca saatte görmemiş olan gözler, taşa en ilâhî mânayı veren o akılları hayrette bırakan mimarîyi anlamış değillerdir. Esmer camiler, fecrinden itibaren semavî bir altın ve semavî bir çini ile kaplanır ve İslâm ustalarının tamamlanmamış eserleri o saatte tamamlanır. Bütün mâbedler içinde güneşten ilk ışık alan camidir. Bakır oklu minareler, güneşi en evvel görmek için havalarda yükselir. Şimdi heyhat, eski 'saat'le beraber akşam da, fecir de bitti. Birçoklarımız için fecir, artık gecedir. Ve birçoklarımızı güneş, yeni ve acayip bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış, bacaklar bozuk çarşaflara dolaşmış kıvranırken buluyor. Artık geç uyanıyoruz."
Bu cümleler Ahmed Haşim'e ait. Fecirde açılmamış bir dimağı anlatabilmek uğruna, kadim şehrin semasında neşeyle dolaştırıp içimizi açarken birden bire bunalımın dehlizlerinde kayboluş kıyasıyla sözlerini nihayetlendirmesi, bir edebî maharet değil de nedir ki… Ve son derece isabetlidir.
Biten fecir ile yitirilen, iki dünya saadetinden ışıltılı bir cüzdü sanki.
Zira fecir öyle bir ilhamdı ki, Sezai Karakoç'un muhayyilesine "Fecir Devleti" kurduruyordu. "Çağırdığım işte bu Fecir Devleti/ İnsanlığın yeni bir kader dönüşümünde/ Mercan kitap ve doğurgan yaradan/ Zamanın an an tanık olduğu/ Bütün gerçekliğiyle sûrelerden/ Gelecek yeni bir, bir insan ruhu" diyordu, fecir umudu körüklüyordu. O yeni insanlar için, "Gönlünde hep cennetten bir site/ İpek örtülerin hışırtısı/ Gün yüzlü insanların gezintisi/ Dillerinde ipekten yumuşak/ Kılıçtan keskin ayetler/ Gezinirler fecir yapısının ufkunda" diyordu, fecir gibi temiz bir aydınlıktı hepsi. "Ve ben gözlerim onları/ Her sabah gün doğarken/ Güvercinler doğarken taraçalara/ Fatihte/ Oturduğum/ Çatı/ Katında" diyordu, fecir içinden yeni fecirler doğuyordu. Haşim'in hüznü, umuda çalıyordu artık.
Fecir, sabahın ilk ışıklarının dolmaya başladığı vakit. Nitekim son yıllarda Ramazan aylarına mahsus, sahur ne zaman nihayetlenir, bahsine konu oluyor sık sık. O kadarla bitmiyor hâlbuki. Ramazan, modern yaşamda geceyi gündüzden çalan insan için fecrin uhrevî temaşasıyla tanışıklığa gebe.
Fecir ki, seherden damlayan iki vakittir: Fecr-i kazip ve fecr-i sadık.
Fecr-i kazip, yaydığı geçici kızıllıktan dolayı yalancı fecirdir. Fecr-i sadık ise gündoğumunun delili beyaz ışıkla hâsıl olur. Ama ikisinde de dimağı uyandıran bir titreyiş saklıdır. İkisi de, âlemin yenilendiğini haykıran iki ayrı semanın temsilidir.
Fecrin sırlı bir sesi var. Öyle ki, gece geç yatıp sabah geç uyanan zamane insanının belki de en büyük kaybı o sırrı kovalamaktan vazgeçmesiydi. Ne çare ki, akşam mesaisi uzadıkça içine kümelenip duran karanlığı dağıtacak bir tan aydınlanmasından mahrumdu artık. Bile isteye, eskimiş ikinci el aydınlıklara mahkûm olmuştu. Üstelik alışmıştı buna ve fecir, "sabahın körü" vakitler olarak anılmaya başlamıştı. Hâlbuki o, kör geceyi sona erdiren, bütün kirli işleri ve kötülükleri nihayetlendiren, ferahlık vadeden anlar bütünüydü. Haşim'in tarifindeki neşeye denk düşen uyanışı müjdeliyordu.

20