Türk mutfağının teknik derinliğini dünya standardında anlatan Fatih Tutak'ın TURK'ü 3 Michelin yıldızına yürüyor. Çünkü 3 Michelin yıldızına giden yol sadece kusursuz yemek yapmaktan değil, insanın zihninde yer eden bir dünya kurabilmekten geçiyor.
TURK Fatih Tutak bugün artık yalnızca iyi bir restoran değil. Kendi mutfak dilini kurmuş, Türkiye'yi dünya gastronomisinin merkezine taşımaya çalışan güçlü bir anlatı. Ve açık söylemek gerekirse geçen günlerde yaptığım ziyaretin ardından, Fatih Tutak'ın artık 2 Michelin yıldızının ötesine yürüdüğünü düşünmemin nedeni tam olarak da bu. Çünkü Michelin'de 2 yıldızla 3 yıldız arasındaki fark çoğu zaman sadece teknik mükemmeliyet değil.
3 yıldızlı restoranlar artık bir destinasyona dönüşüyor. İnsanlar o restoran için seyahat planlıyor, bir deneyim yaşamak istiyor.
Deneyim daha kapıda başlıyor. İlk olarak Avlu'ya alınıyorsunuz. Çok şık ama gösterişsiz bir alan. Ortada bir ateş yanıyor. İlk lokmalar burada geliyor, ilk yudum burada içiliyor. Daha ilk dakikada klasik fine dining'in steril mesafesi kırılıyor. Sonra ana salona geçiliyor. Asıl hikâye burada kuruluyor. Gecenin sonundaysa misafirler mutfağa alınıyor. Tatlılar mutfakta servis ediliyor, şeflerle sohbet başlıyor. O ana kadar kontrollü ilerleyen deneyim bir anda ev hissine dönüşüyor. Fatih Tutak bunu 'Üç perde' olarak adlandırıyor.
Haberin DevamıCoğrafyayı görünür kılmak
Bugün dünyadaki birçok fine dining restoranında teknik kusursuzluk var. Ama iyi soslar, iyi pişirme teknikleri ve iyi servis, 3 yıldız için yeterli değil. İnsanların hafızasında kalan şeyin restoranın fikri olması gerekiyor. TURK'ün farkı da burada başlıyor. Çünkü burada servis edilen şey yalnızca yemek değil, Türkiye'ye dair yeni bir bakış açısı. Menüye baktığınızda Anadolu'nun çok tanıdık tatlarını görüyorsunuz ama hiçbir tabak nostaljiye yaslanmıyor. Fatih buna 'çağdaşlaştırmak' değil, 'tercüme etmek' diyor: "Malzeme aynı, gramer yeni." Bütün restoranın özeti de bu cümlede gizli aslında. Çünkü burada yapılan şey Türk mutfağını Batılılaştırmak değil; onun dilini dünya gastronomisinin anlayacağı yeni bir yapıya dönüştürmek.
Bunu önünüze gelen ilk tadımlıkta, odun fırınında pişen tavuk çorbasında görüyorsunuz. Menüye tavuk çorbasıyla başlamak birçok şefin cesaret edebileceği bir şey değil. Çünkü tavuk çorbası her kültürün hafızasında var. Annenin, anneannenin, çocukluğun tadı. Risk de burada başlıyor. İnsanların zihnindeki o kusursuz hafızaya dokunuyorsunuz.
Tutak bunu çok bilinçli yaptığını söylüyor: "Biz o hafızanın kapısını çalıyoruz ama içeri girdiğinde başka bir oda buluyor misafir." Odun fırınından gelen duman, çıtır tavuk derisiyle verilen farklı doku, yoğunlaştırılmış tavuk suyu... Çorba tanıdık ama aynı zamanda tamamen yeni.
Bir Trabzon tereyağını ya da Hizan balını anlatırkense mesele sadece ürün kalitesi değil; o ürünün arkasındaki coğrafyayı görünür kılmak. Pideyle birlikte Trabzon inek tereyağı, Trabzon yanık tereyağı ve manda tereyağını harmanlayıp sunuyorlar. Yanında da 2 bin metre rakımın florasını hissedeceğiniz Hizan balı petekten kesilerek servis ediliyor. TURK'teki birçok tabağın temel meselesi şu: Anadolu'nun düşündüğümüzden çok daha sofistike bir tat hafızasına sahip olduğunu göstermek. Tokat vişnesiyle kaz ciğeri ve pişmaniyenin birleştirilmesi bu fikre dayanıyor.
Yemeğin ardından yaptığımız sohbet sırasında Tutak'ın aklımda kalan en önemli cümlelerinden biri şu oldu: "Bu toprak bunu zaten biliyordu, kimse bakmamıştı." Gerçekten de

9